Küresel Dengede Türkiye’nin Artan Önemi
Yeni çağla birlikte dünyada yeni bir düzen sil baştan kurulacaktır. Bu küresel düzen, aynı zamanda devlet yönetimi çağı olarak da adlandırılabilir. Çünkü en köklü değişimi devlet yönetimleri yaşayacaktır. Devlet yönetimi sistemleri yeniden inşa edilecektir. Nitekim pandemi döneminde, yani eski çağın son safhasında, dünyada hâkim olan Kıt’a Avrupası ve Anglo-Amerikan yaklaşımlarının iflas ettiği açıkça görülmüştür.
Hâlihazırda uygulamada olan yeni bir devlet yönetimi yaklaşımı bulunmamaktadır. Devletler, eski çağın geçerliliğini yitirmiş yönetim modellerini kullanmaya devam etmektedir. Yeni devlet yönetimi yaklaşımları hayata geçirilene kadar, bu eski modeller fiilen terk edilmiş olsalar bile uygulanmayı sürdürecektir. Bu süreçte devletler, küresel ölçekte yeni çağda kendilerini konumlandırma ve yeni dengeler inşa etme yarışına girecektir. Ancak yalnızca küresel düzen ve konumlandırmaya odaklanıp, yeni çağın yönetim sistemlerini inşa edemeyen devletler kaçınılmaz olarak başarısız olacaktır.
Devletlerin, yeni çağda tamamen değişecek küresel düzende kendilerini konumlandırma ve denge oluşturma çabaları, esasen eski çağın yöneticilerinin dünyayı ve yeni çağı doğru okuyamamasının bir sonucudur. Gelişim, dıştan içe doğru değil; içten dışa doğru gerçekleşir. Bu nedenle devlet yönetimlerinin öncelikle kendi sistemlerini yenilemesi ve güçlendirmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde diğer devletlerin önüne geçilebilir ve yeni çağ vizyonuna sahip kadrolar ile sistemler sayesinde küresel düzende daha etkili bir konum elde edilebilir. Buna karşın eski çağın yöneticileri, görevlerini bırakmamak adına direnç gösterdikleri için devletin üst aklıyla çatışma hâlindedir. Oysa bu durum, devlet üst aklının ne denli zayıflatıldığını da açıkça ortaya koymaktadır. Bu gerçeklik, yeni çağ için son derece önemli bir ders niteliğindedir.
Yeni çağda küresel denge oluşturulması sürecinde son derece yoğun mücadeleler yaşanmaktadır. Askerî, ekonomik ve sessiz savaşlar dünyanın her köşesinde kendini hissettirmektedir. Her devletin temel amacı, yeni küresel düzenin kendi çıkarları ve müttefikleri lehine şekillenmesidir. Bu mücadeleler, görünen ve görünmeyen biçimlerde; çok büyük ölçeklerden çok küçük ölçeklere kadar geniş bir yelpazede devam etmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, neredeyse tüm devletlerin başında hâlen eski çağın vizyonuna sahip yönetici kadroların bulunmasıdır. Bu nedenle mevcut mücadelelerden kalıcı bir sonuç çıkması mümkün değildir. Ne zaman ki bir devlet, yönetim anlayışındaki değişimin zorunluluğunu idrak eder; işte o zaman küresel dengeler gerçek anlamda değişmeye başlar.
Doğada her şeyin bir dengesi vardır ya da her şeyi dengede tutan denge taşıyıcıları bulunur. Türkiye, eski çağda küresel ölçekte Avrupa ile Orta Doğu arasında bölgesel bir denge unsuru olmuştur ve bu görevini başarıyla tamamlamıştır.
Yeni çağda ise Türkiye, küresel ölçekte dünyanın dengeleyici gücü olacaktır. Oluşacak yeni kutuplardan bağımsız olarak, dünya genelinde denge unsuru rolünü üstlenecektir. Kutuplar arasında ve kutuplar dışında kalan ülkeler arasında dengeleyici görevi en etkili ve başarılı biçimde yerine getirebilecek ülke Türkiye’dir. Bu rol, yalnızca son yıllardaki gelişmeler üzerinden okunmaması gereken; tarihsel ve doğal bir misyonun sonucudur. Türkler, dünyanın ilk dönemlerinden bugüne kadar asırlardır yönetim, ikili devlet ilişkileri ve küresel ölçekte diplomasi alanlarında derin bir tecrübeye sahiptir. Cumhuriyet döneminde de üstlenilen kritik küresel misyonlar, görünür ve görünmez diplomasi faaliyetleriyle bu birikimi pekiştirmiştir. Yeni çağda bu rol, küresel düzende açıkça tanımlanmasa ya da diğer devletler tarafından başlangıçta kabul görmese bile, doğanın zorlamasıyla kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Tıpkı pandemi döneminde olduğu gibi, diğer devletler bu gerçeği kabullenmek zorunda kalacaktır. Bu durum, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyanın güvenliği açısından bir zorunluluk hâline gelecektir.
Peki, Türkiye bu göreve ne kadar hazır?
Eski çağın sona ermesi, geçiş dönemi ve yeni çağın başlangıcı, Türkiye açısından devlet yönetimi sisteminin fiilen yıkıldığı bir süreç olmuştur. Türkiye, küresel ölçekte yaşanacak dönüşümleri önce kendi içinde deneyimleyen bir ülkedir. Bu nedenle yeni çağın devlet yönetimi sistemini inşa etmek ve bu vizyona sahip devlet yöneticilerini göreve getirmek konusunda en hazır ülkedir. Bu dönüşüm başarıyla gerçekleştirildiği takdirde, Türkiye yeni çağda küresel dengeleyici güç konumuna yükselecektir.
Türkiye’nin bu konuma ulaşabilmesi için değişmesi, dönüşmesi ve güçlenmesi gerekmektedir. Ancak bu güçlenme, askerî ya da ekonomik değil; öncelikle yönetimsel bir güçlenme olmalıdır. Diğer ülkeler bu süreci engellemek yerine, dünyanın yararına olacağı bilinciyle kabul etmeli ve desteklemelidir.
Türkiye için yaklaşık bir asırdır uygulanan “büyürse buda, zayıflarsa destekle” stratejisi artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu yaklaşım terk edilmeli; yerine “Güçlü Türkiye, dünyanın dengesidir” stratejisi benimsenmelidir. Bu stratejiye tüm devletlerin destek vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde önümüzdeki yıllarda, başta küresel güvenlik olmak üzere enerji, demografi ve iklim kaynaklı çok sayıda krizle karşı karşıya kalınması kaçınılmaz olacaktır.
Kaynakça
Bu makale, klasik anlamda literatür taramasına dayalı bir derleme veya ampirik araştırma değildir. Çalışma boyunca herhangi bir akademik metinden doğrudan alıntı yapılmamış, fikir aktarımı veya kavramsal ödünçleme yoluna gidilmemiştir. Metin, yazarın uzun yıllara dayanan düşünsel birikimi, devlet yönetimi alanındaki gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabası doğrultusunda özgün olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle kaynakça bölümü, literatüre referans sunmaktan ziyade, çalışmanın özgünlüğünü ve kurucu niteliğini vurgulamak amacıyla bilinçli olarak sınırlı tutulmuştur.
Dolayısıyla bu çalışma, literatüre dayalı bir yorum metni değil; literatüre katkı sunmayı hedefleyen özgün bir teorik çerçeve olarak değerlendirilmelidir.
