Her devlet, bir liderin önderliğinde kurulmuştur. Kurucu liderler, devletin temellerini yalnızca fiziki sınırlar uğruna mücadele ederek atmaz; aynı zamanda kurdukları ülkenin fikrî, zihinsel ve kültürel altyapısını da inşa ederler. Böylece kurucu liderin iradesi şekillenir. Bu irade, ülkenin kalkınması ve toplumsal refahın artışı için bir şifreler bütünü niteliği taşır ve devletin temelini oluşturur. Yıllar içinde iktidarlar değişse de yapılacak her şey bu temel üzerinde yükselir. Devlet yönetiminde zamanla oluşan devlet aklı da kurucu liderin attığı temeller üzerinde gelişir. Değişime uğrasa bile özünde kurucu liderin düşünsel etkisini taşımaya devam eder.
Yeni çağla birlikte dünyada yaşanan dönüşümler sonucunda askerî savaşların yerini “sessiz savaşlar” almaya başlamış, devletler arası mücadelenin biçimi değişmiştir. Sessiz savaşlar fiziki çatışma içermese de hedef ülkenin yönetimsel olarak ele geçirilmesi ve zihinsel sömürgeleştirilmesi sürecidir. Bu durumlarda kurucu irade zarar görmeye başlar ve etkisi zamanla zayıflatılmaya çalışılır. Süreç, sessiz savaşı yürüten gücün hedef ülke yönetimine kendi kontrolünde bir yapı getirmesiyle başlar. Bu yönetim, adeta bir kukla düzeni içinde, dış iradenin taleplerini yerine getirir.
Sessiz savaşlarda ilk adım, ülkenin tarihsel izlerini silmeye yöneliktir. Milli hafıza aşındırılır, tarih çarpıtılır ve yerine yapay bir tarih inşa edilir. Bu müdahale çoğunlukla yakın tarihten başlar. Kurucu liderin kültürel, sosyal ve yönetsel alanlardaki izleri sistemli biçimde silinmeye çalışılır; kuruluş mücadelesine dair olaylar çarpıtılır. İzler silindikçe yönetimsel sömürge düzeni kurumsallaşmaya başlar.
Yeni çağda sessiz savaşların daha da artacağı öngörülmektedir. Askerî savaşlar son seçenek olarak varlığını korusa da çoğu zaman caydırıcı güç işlevi görecektir. Sessiz savaşların en belirgin özelliği, toplum farkına varmadan yürütülmesidir; toplum çoğu zaman savaşı değil, yalnızca sonuçlarını görür. Bu nedenle devlet yönetimlerinin sessiz savaşlara karşı tedbir alması zorunludur. Alınabilecek en etkili tedbir, iç cephenin güçlü biçimde tahkim edilmesidir. İç cephenin tahkimi; devlet öncülüğünde sivil toplumun, özel sektörün ve toplumun ortak gayretiyle sağlanır.
Merkez Anadolu Devlet Yönetimi Yaklaşımı, iç cephenin tahkimine rehberlik etmesi bakımından “Kurucu İrade Kalıcılığı İlkesi”ni ortaya koymaktadır. Devleti kuran iradenin, rejimler değişse bile yön tayin edici niteliğini sürdürmesine Kurucu İrade Kalıcılığı İlkesi denir. Bu ilkeye göre devletin varlık sebebi, kuruluş felsefesi, temel değerleri ve tarihsel misyonu; siyasal iktidar değişimlerinden bağımsız olarak süreklilik arz etmelidir. Bu çerçeve, ülkenin gelişimine ışık tutan yol gösterici bir referanstır. Kurucu irade; anayasal düzenin ruhunu, devlet aklının istikametini ve iç cephenin tahkiminde stratejik hedeflerin sınırlarını belirleyen üst referans niteliği taşır.
Bu kapsamda Kurucu İrade Kalıcılığı İlkesinin değişmez kurucu kuralları bulunmaktadır ve bunların titizlikle uygulanması gerekir:
- Devletin kuruluş ilkeleri günlük siyasetin konusu hâline getirilmez.
- Rejim değişiklikleri, kurucu felsefeyi tasfiye edici değil, geliştirici nitelikte olur.
- Kurucu iradenin temsil ettiği tarihsel meşruiyet, devlet sürekliliğinin teminatıdır.
- Stratejik devlet politikalarının istikametinde sapma yaşanmaması esastır.
Sonuç olarak Kurucu İrade Kalıcılığı İlkesi; devletin üst ve alt kimliğini, yönünü, tarihsel sürekliliğini ve gelecek vizyonunu koruyan; değişim ile devamlılık arasında denge kuran temel bir yönetim prensibidir. Devlet yönetiminde bir denge unsurudur. Bu unsur zayıflatıldığında yalnızca yönetim dengesi değil, ülkenin bütüncül dengesi de öngörülemez biçimde sarsılır. Bu nedenle devlet yönetiminin sürekliliği ve iç cephenin tahkimi için Kurucu İrade Kalıcılığı İlkesinin etkin ve kararlı biçimde uygulanması zorunludur.
Kaynakça
Bu makale, klasik anlamda literatür taramasına dayalı bir derleme veya ampirik araştırma değildir. Çalışma boyunca herhangi bir akademik metinden doğrudan alıntı yapılmamış, fikir aktarımı veya kavramsal ödünçleme yoluna gidilmemiştir. Metin, yazarın uzun yıllara dayanan düşünsel birikimi, devlet yönetimi alanındaki gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabası doğrultusunda özgün olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle kaynakça bölümü, literatüre referans sunmaktan ziyade, çalışmanın özgünlüğünü ve kurucu niteliğini vurgulamak amacıyla bilinçli olarak sınırlı tutulmuştur.
Dolayısıyla bu çalışma, literatüre dayalı bir yorum metni değil; literatüre katkı sunmayı hedefleyen özgün bir teorik çerçeve olarak değerlendirilmelidir.
