Devlet yönetimi, içerisinde milyonlarca iş akış sürecinin yer aldığı devasa ölçekli organizasyonlardan oluşur. Merkezi yönetimden taşra teşkilatına kadar her kurumda bulunan tüm bu süreçlerin temel amacı kalkınmayı sağlamak ve toplumsal refahı artırmaktır.
Eski çağın devlet yönetimi yaklaşımları, süreçlerden ziyade kişi veya kurumların değişimine ve dönüşümüne odaklanıyordu. Bu da siyasi değişimle birlikte devlet yönetiminin kültürünün, modelinin, işleyişinin ve alışkanlıklarının değişmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla siyasi görüş değiştikçe hükümetin ve devlet yönetiminin zihniyeti de değişiyor; bu durum yönetimsel istikrarı bozarak başarının doğrudan etkilenmesine yol açıyordu. Eski çağın devlet yönetimi anlayışı çöktüğünde bu yaklaşım da kaçınılmaz olarak iflas etti.
Bu noktada şu temel sorunun yanıtı önem kazanıyor: Yeni dönemde devlet yönetiminde kişi, kurum ve süreçler arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Merkez Anadolu Devlet Yönetimi Sistemi, yeni çağda süreç dışındaki tüm unsurların devreden çıkarılmasını ve yalnızca süreçlerden oluşan bir devlet yönetimi modelinin esas alınmasını öngörmektedir. Kıt’a Avrupası ve Anglo-Amerikan yönetim yaklaşımları tarihteki yerini alırken, yeni çağın ilk ve tek modeli olan Merkez Anadolu yaklaşımı tamamen yeni bir yönetim düzeni sunmaktadır.
Bu yaklaşım, yönetim başarısının kişi ya da kurumlara göre değil, süreçlere göre değerlendirilmesini zorunlu kılar. Tek bir ana omurga üzerinde inşa edilen süreç ağı, devlet yönetiminde süreçlerin öne çıkmasını sağlar. Böylece kişi veya kurumların iyileştirilmesinden ziyade süreçlerin geliştirilmesi gündeme gelir. Bu da yönetimin doğru şekilde konumlandığı anlamına gelir. Zira bir organizasyonda konuşulan, tartışılan ve geliştirilen unsurlar süreçler olduğunda, gerçek yönetimden söz edilebilir. Yönetimin görevi sistem kurmak ve bu sistemi yönetmektir; sistemin içindeki kişi veya kurumları yönetmek değildir. Bu anlayış, eski dünyanın günümüze kalan bir zihinsel mirası olup Merkez Anadolu yaklaşımı tarafından tümüyle reddedilmekte ve yerine kendi vizyoner modeli konulmaktadır.
Süreçler ağı, dışarıdan bakıldığında karmaşık görünse de kendi içinde disiplinli, düzenli ve kolay yönetilebilir bir yapıya sahiptir. Ancak bu yapının sağlıklı işlemesi için iki temel şart vardır: Birincisi, tüm sistemi yöneten bir “idare merkezi”nin kurulması; ikincisi ise sistemin yönetimsel açıdan düzenli şekilde denetlenmesidir. Bu iki şart yerine getirilmezse süreçler ağı başarısız olur ve buna bağlı olarak Merkez Anadolu yaklaşımının tamamı etkisiz hale gelir. Bu durum, yeni çağın koşullarında süper güç olma yolunda büyük bir engel oluşturur.
Merkez Anadolu yaklaşımına göre bir ülkenin kalkınması ve toplumsal refahın artması için “iç cephe” son derece kritiktir. İç cephenin tesis edilmesinin en önemli şartı ise devlet yönetiminin yeni çağın vizyonuyla uyumlu şekilde yapılandırılmasıdır. İç cephenin başarısı doğrudan devlet yönetiminin başarısına; devlet yönetiminin başarısı ise süreçler ağının etkinliğine bağlıdır. Süreçler ağı bir bedenin sinir sistemi gibidir. Eğer bu yapı sağlıklı çalışmazsa önce sinir sistemi sonra da nihayetinde beden çöker.
Sonuç olarak, devlet yönetiminde eski çağın miraslarını terk etme zamanı gelmiştir. Ancak küresel ölçekte bu konuda henüz kapsamlı bir çalışma görülmemektedir. Devletlerin yalnızca güç gösterileriyle yeni dünya düzeninde konumlanmaya çalışması, kısa süre içinde boş bir çaba olduğu anlaşılacaktır. Çünkü yeni çağda süper güç olmanın yolu; devlet yönetimi sağlam, iç cephesi güçlü ve çağın gerekliliklerine göre yapılandırılmış ülkelerden geçmektedir. İçerik olarak zayıf güç gösterilerinin, gerçek anlamda güçlü devletlerin karşısında konumlandığı düzende etkisiz kalacağı çok yakında açık biçimde ortaya çıkacaktır.
Kaynakça
Bu makale, klasik anlamda literatür taramasına dayalı bir derleme veya ampirik araştırma değildir. Çalışma boyunca herhangi bir akademik metinden doğrudan alıntı yapılmamış, fikir aktarımı veya kavramsal ödünçleme yoluna gidilmemiştir. Metin, yazarın uzun yıllara dayanan düşünsel birikimi, devlet yönetimi alanındaki gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabası doğrultusunda özgün olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle kaynakça bölümü, literatüre referans sunmaktan ziyade, çalışmanın özgünlüğünü ve kurucu niteliğini vurgulamak amacıyla bilinçli olarak sınırlı tutulmuştur.
Dolayısıyla bu çalışma, literatüre dayalı bir yorum metni değil; literatüre katkı sunmayı hedefleyen özgün bir teorik çerçeve olarak değerlendirilmelidir.
