Devlet yönetimlerinin en önemli bölümü iç cephedir. Çünkü tüm izlerin birbirine karıştığı, dost ve düşmanın ayırt edilemedi, ülkeyi kalkındıracak veya iflasa sürükleyecek unsur iç cephedir.
İç cephenin tertibinin güçlü olması, bir ülkenin kalkınması için en önemli adımdır. Bunun için de devletin özel sektörü, sivil toplumu ve halkı çok iyi şekilde konsolide etmesi gerekir. Devlet yönetiminin en asli görevlerinden biri budur. Eğer ülkedeki taraflar olması gerektiği gibi konsolide olmazsa, o ülkede iç cephede gedikler açılmaya başlar. Her bir gedik, zaman geçtikçe büyür. Düşman ülkeler, ajanlar ve satın aldıkları devlet yöneticileri ile bu gedikleri delerek iç cepheyi çökertmeye çalışır. İç cephe güçlü olmalıdır, güçlü olması yetmez, sürekliliği olan bir güçlülük gerekir. Çünkü günümüzde devletler, başka devletleri askeri savaşlarla yenmekten ziyade iç cephelerini ele geçirecek stratejilerden oluşan sessiz savaşları tercih ediyor.
Bir ülkede iç cephede gedik açılmışsa ve bu gedik giderek büyümüşse, o ülkenin yönetimi er ya da geç fiili olarak işgal edilecektir. Böylece ülke yönetimini ele geçiren güçler, ülkenin ekonomik, sosyal ve doğal kaynaklarını ele geçirecek, askeri gücünü kontrol altında tutarak gücünü sınırlayacaktır. Günümüzün savaş sonrası işgali bu şekilde olmaktadır. Çünkü geleneksel savaşlar hem maddi hem insan gücündeki kayıplar hem de toplumda yarattığı travma nedeniyle tercih edilmiyor. Sessiz savaşlar sayesinde, savaşa girecek ülkelerin başta ekonomileri olmak üzere, toplum üzerinde yaratacağı etkiler sıfıra indiriliyor.
Mustafa Kemal Atatürk’te iç cephenin önemini biliyordu. Bu sebeple iç cephenin teşkili konusunda kararlı adımlar attı. Fakat vefatından sonra iç cephede gedikler açılmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Marshall yardımları vesilesiyle iç cephe, yabancı güçlere, adeta teslim edildi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ekonomisi iki önemli sorunla karşı karşıya kaldı. Bir yandan, savaş sırasında artan gıda ve hammadde fiyatlarının normale dönmesi, bu ürünleri ihraç eden Türkiye’nin gelirlerinde bir düşüşe yol açtı. Diğer yandan ise, Sovyet tehdidi nedeniyle ordusunu terhis edememesi, ülkeye büyük bir ekonomik yük getirdi. Ayrıca, Türkiye o dönemde sahip olduğu 245 milyon dolarlık altın ve döviz rezervini, Sovyetlerle olası bir savaş ihtimalini göz önünde bulundurarak kullanmaktan kaçınıyordu. Bu ekonomik zorluklar, Türk yöneticilerini dış kredilerden yararlanma arayışına yöneltti.
Tam bu sırada, İngiltere’den gelen bir haber, Amerika Birleşik Devletleri’nin politikalarında önemli bir değişim sürecini başlatacaktı. 21 Şubat 1947 Cuma günü öğle saatlerinde, İngiltere’nin ABD’deki Büyükelçisi’nin sekreteri Lord Inverchapel, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı arayarak, İngiltere Büyükelçisi’nin George Marshall’a Yunanistan ve Türkiye ile ilgili çok önemli bir bilgi iletmesi için kendisine talimat verdiğini bildirdi ve randevu talep etti.
İngiltere’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne ilettiği bu kritik bilgi, ülkenin bir süredir Türkiye ve Yunanistan’a sağladığı ekonomik ve askeri yardımları artık sürdüremeyeceğini ortaya koyuyordu. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ile ilgili ayrı ayrı hazırladığı memorandumlarda, Türkiye’nin batı savunmasındaki önemini vurgulayarak, bu ülkenin hem askeri hem de ekonomik açıdan desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak İngiltere, bu yardımları devam ettiremeyeceğini ve Yunanistan’daki askerlerini geri çekmek zorunda kaldığını belirterek, bu sorumluluğun artık Amerika Birleşik Devletleri’ne geçtiğini bildirdi. Böylece İngiltere, II. Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüğü dünya siyasetindeki rolünü Amerika’ya devretmiş oluyordu.
Artık dünya sahnesinin ışıkları, İngiltere’den Amerika’ya kayıyordu. Amerika’nın uluslararası alanda etkin bir rol üstlenmeye başladığı an, işte bu olayla birlikte gerçekleşti. İkinci Dünya Savaşı’ndan etkilenen Avrupa ülkelerine yardım sağlamayı amaçlayan Marshall Planı oluşturuldu. Ancak Türkiye ve Yunanistan, doğrudan savaşın içinde olmadıkları için bu plana dâhil edilmedi. Türkiye, bu durum üzerine doğrudan ABD Hükümeti’ne başvurarak Marshall Planı’na katılma talebinde bulundu. Türkiye, bu başvurusunda ekonomik durum ile askeri ve siyasi istikrar arasındaki bağı vurguladı. Bu süreçte, Ankara’daki ABD Büyükelçiliği de Washington’a bir rapor göndererek Türkiye’nin ekonomik durumu nedeniyle yardım edilecek ülkeler listesine alınması gerektiğini iletti.
Türk Hükümeti’nin talebi üzerine konuyu yeniden değerlendiren Amerikan yetkilileri, Türkiye’ye yapılan askeri yardımın beklenen ekonomik sonuçları doğurmadığını fark ettiler. Ayrıca, hızla gelişen bir ekonominin Türkiye’nin askeri gücü ve iç düzeni açısından önemini kavradılar. Bu nedenle, Avrupa Ekonomik İşbirliği Antlaşması imzalanmadan önce Türkiye’nin Marshall Planı’na dâhil edilmesine karar verdiler.
Marshall Planı çerçevesinde ABD’ye sunulan rapor, Kongre’de görüşüldü ve 3 Nisan 1948’de yardımın finansmanını sağlamak amacıyla Ekonomik İşbirliği Kanunu kabul edildi. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil etme kararı aldıktan sonra, bu yardımlardan faydalanmak için 4 Temmuz 1948’de ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.
Bu aşamada bir sorun görünmese de, yönetimsel açıdan asıl sorun yardımların yönetimiyle ilgiliydi. Amerika, yardım paketinin yönetimini, yardım alacak ülkelere bırakmayı planlamıştı. Ancak Türkiye, bu yardımları yönetebilecek yeterli bir yönetim ekibine sahip olmadığından, yardımların yönetiminin Amerika tarafından yapılmasını talep etti ve bu talep kabul edildi. Marshall yardımlarının yönetimi, Amerika’dan gelen bir yönetim ekibi tarafından gerçekleştirildi.
Sonuç olarak, bir devletin en önemli alanlarından biri olan iç cephe, Marshall yardımlarının organizasyonu bahane edilerek, yabancı güçlere teslim edildi. Cumhuriyet o zamandan bugüne kadar iç cephesi paramparça durumdadır. Devletin bu gedikleri kapatma ve yeniden teşkil etme gücü ve iradesi vardır. Yeni çağda süper güçlü ülkelerden biri olunmak isteniyorsa mutlaka iç cephe doğru stratejilerle sağlam şekilde teşkil edilmelidir. Bu yapılanma sağlam ve süreklilik ilkeleri ışığında gerçekleştirilmelidir. Bambaşka bir dünya düzeninin oluşmaya başladığı günümüzde, iç cepheyi yeniden teşkil etmek, devlet aklı için bir zorunluluktur.
