İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Medine müdafaası ve liyakat

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde kutsal saydığımız Medine de kaybediliyor ve sınırlarımızdan çıkıyor. Medine’nin son müdafaası Ömer Fahreddin Paşa ve askerleri tarafından çok çetin şartlarda yapılıyor. Sonunda “Çöl Kaplanı” olarak da anılan Ömer Fahreddin Paşa, subaylarının zorlamasıyla Medine’den çıkartılıyor. Ne yazık ki, subayları Fahreddin Paşa kadar kutsal topraklar için hassas olamamışlardır. Bir diğer bakış açısı da şu olabilir. Subaylar, Fahreddin Paşa kadar duygusal bakmamışlar, İstanbul’un verdiği emri yerine getirmişlerdir. Eğer teslim edilmezse Medine, İstanbul top atışlarına maruz kalacaktı. En azından İngiltere’nin dayatması buydu. Belki de blöftü. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Osmanlı’nın yıkılmasını sanki emperyalist güçler yapıp sınırlarını çizip ülkeyi Atatürk ve kurucu kadroya verildiğini düşünen insanlar var. O kesim bugün Cumhuriyete düşman. Halbuki o kesimi devletimize düşman eden yine aynı güçler. Bu oyuna gelmemizin tek nedeni, tarihimizi bilmiyoruz. Bize öğretilen sözde tarih, ezbere dayalı bir sistemden ibaret oldu. Fahreddin Paşa’yı okul kitaplarında okuduğumuzu bile hatırlamıyorum. Ya da en fazla çöl kaplanı olarak birkaç cümle ile geçiştirildi. Halbuki Medine’nin teslim edilmemesi uğruna Fahreddin Paşa ve askerlerinin çetin mücadelesi başka ülkelerde olsa bugüne kadar onlarca film, dizi olurdu ve gururla anlatılırdı hikayesi. Bugün bu olayı sorsak nüfusumuzun büyük bir kısmı yaşanılanları bilmemektedir.

Bilmediğimiz bir şeyi de sorgulamayız, sorgulamadığımız bir şeyden de ders çıkartamayız. Tarihteki olayların çoğunda olduğu gibi bu olayı da sorgulamıyoruz. Çünkü bilmiyoruz.

İngiliz destekli Şerif Hüseyin’e Medine’yi teslim etmeyi kabul eden İstanbul Hükümeti, daha öncesinde Fahreddin Paşa’ya çektiği telgrafta söylediği gibi “…son askere, son kurşuna kadar savunun…” emrini neden değiştirdi? Her yerin elden çıkması bir bakıma kabul edilebilir ama kutsal toprakların son şehit verilmeden terk edilmesinin anlamı nedir? İnsanların kutsalı her şeyden önemli ve değerlidir. Yabancı güçler için ise o bölge petrol olduğu için önemli.  Bu ikisini teraziye koyduğumuzda maalesef petrolü isteyenler kazandı, o bölge insanını özgürlüğüne kavuşturma kılıfı altında. Dikkat edilecek olursa bahane yüzyıllardır aynı, özgürlüğünüze kavuşmanız için destek olacağız denilerek bölgeyi örtülü şekilde işgal etmek.

Bu süreçte Medine’nin İstanbul ile hatta tüm dünya ile iletişimini önce demiryolu hattını keserek sonra telgraf hattını keserek tüm dünyadan izole edilmiş bir askeri birlik kalmıştı. Bu birlik yiyecek bir şey bulamayınca yerlilerin çok severek yediği çekirgeyi yiyerek hayatta kalmaya çalışmış ve Medine’yi bin bir fedakarlıklarla savunmuşlardır. En sonunda İstanbul Hükümeti ile anlaşma olunca birliğe şehri teslim etmesi istenmiş; Fahreddin Paşa’nın türlü oyalamaları sonunda kesin ve kati şekilde teslim edilmesi emredilmiştir. Fahreddin Paşa tek başına da olsa direnmeye devam etmiş ve İngilizlerin propagandasına kanan yanındaki subaylar gözüne kül atmak suretiyle Fahreddin Paşa’yı derdest ederek şehri teslim etmişlerdir. Sonrasında da Fahreddin Paşa ve askerleri savaş suçlusu olarak Malta’ya sürgüne gönderilmiştir.

Bu olayda yönetimsel olarak irdelenmesi gereken iki konu vardır. Birincisi İstanbul Hükümeti’nin teslim olması, ikincisi subayların teslim olmayı kabul ederek Fahreddin Paşa’yı zorlaması.

Liyakat açısından bakıldığında subayların kararı verilen emirleri yerine getirmek açısından liyakatlidir diyebiliriz. Emir komuta zincirinde Fahreddin Paşa’nın yaptığı emre itaatsizlik. Fakat o bunu neden yaptı? Kutsal toprakları kanının son damlasına kadar savunmak gayesinde idi. Hz. Peygamber’e bunun sözünü vermişti ve kutsalı yönetimsel kararı hiçe saymasını sağladı. Manevi açıdan doğru bir karardır. Subaylarının yaptığı ise birinci amirlerinin emrine uymamak olarak kabul edilebilir. Ama Hükümetin verdiği emre uydular.

Demek ki yerel bazda baktığımızda işin içinden çıkamayacağız gerek Fahreddin Paşa gerekse de subaylar açısından. Burada yönetimsel açıdan irdelenmesi gereken merkezi yönetim. Birincisi çok önceden buranın işgal edilebileceği ön görüsünde bulunulmadı ya da gelen istihbarat kulak ardı edildi ya da imkansızlıklar nedeniyle ses çıkarılmadı. Umarım sonuncu seçenek geçerli değildir.

Acaba burada Arapların da desteğini almak için Süleyman Askerî Bey’in Trakya’da kurduğu Garbi Trakya Türk Cumhuriyeti gibi bir bağımsız tampon bir devlet kurulamaz mıydı, sonra şartların uygun olduğunda tekrar anavatana katılım olacak şeklinde bir strateji kurulamaz mıydı? İstanbul Hükümeti ve Padişah teslim kararı alırken o bölgeyi fetheden Yavuz Sultan Selim Han’dan hiç mi utanmadılar? İstimalet politikası sayesinde Araplar kendi kültürlerini rahatça yaşayıp milliyetçilik akımıyla yabancı güçlerin kışkırtmasıyla birlikte kazan kaldırdı. Acaba istimalet politikasının zararları hiçbir padişah tarafından görülmedi mi ve hiçbiri bu politikaya karşı çıkıp neden değiştirmedi? İstimalet politikası olmasaydı Osmanlı yıkılır mıydı? Birinci ve ikinci Dünya Harbi olur muydu? Bu soruların ve diğer soruların cevabını tarihe bırakıyoruz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir