İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türk yönetim sisteminde Anka Doktrini

Dünyada en eski ve köklü tarihe sahip olan Türkler, yönetimsel olarak çok zengin bir geçmişe sahiptir. Bu zenginliği 16 devlet ve günümüzde varlığını sürdüren Türkiye Cumhuriyeti’yle sürdürmektedir.

 Türkler yönetimsel olarak her zaman üst akıl ile hareket etmiştir. Hal böyle olunca üçüncü göz ile yönetimin stratejik boyutta başarılarla dolu olduğunu söylemeliyiz. Bu avantajı ile yanlışlardan ders çıkartılmış, üzerinde inatla durulmamış ve her zaman gelişimci bir anlayışta olunmuştur. Tarihte yıkılan 16 devletin olması da başarısızlık olarak görülmemeli, sonu gelen sistemi sonlandırma ve sonrasında küllerinden yeniden doğabilme özgüveni olunduğunun bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Türkler, Anka Kuşu gibi, küllerinden doğmayı bir yönetim stratejisi haline getirmiştir.

18. yüzyıla kadar dünyanın önünde giden yönetim anlayışa sahip Türkler, 1700’lü yılların sonlarından itibaren gerilemeye ve dünyanın gerisinde kalmaya başlar. Bu durum Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz’in 1867 yılında gerçekleştirdiği yurtdışı ziyaretinde tüm devlet ricali tarafından açıkça görülmüştür. Gezide II. Abdülhamid’ de bulunmaktadır ve Osmanlı’ nın sona geldiğini o da anlamıştır. Tahta geçince Osmanlı’ nın yıkılışını geciktirecek adımlardan oluşan “denge politikası”nı bu sebeple yürütmüştür. II. Abdülhamid döneminde sonra Osmanlı fiili olmasa da zihnen yıkılmıştır. Osmanlı’ nın yönetimsel olarak kendini feshetmesiyle; Anka Kuşu misali, yeni bir ülke küllerinden doğmuştur. Yönetimsel açıdan Sultan Abdülaziz dönemi milattır. O dönemden sonra yönetim bağımsızlığını kaybetmiş, yönetimde yabancıların vesayeti hâkim olmuştur.

Birinci Cihan Harbi sonu yabancı güçler için tam bir hüsran olmuştur. Çünkü daha 1900’lü yıllarından başından beri planladıkları Türklere Orta Anadolu’yu verip geri kalan yerleri aralarında paylaşma planları tutmamıştır. Türkleri Orta Anadolu’ya hapsedip Osmanlı’nın önemli yerlerini kendileri alacaktı. Fakat bağımsızlık karakterine işlemiş Türkler verdikleri kurtuluş mücadelesiyle dünyanın ummadığı şekilde misakı milli sınırları oluşturmuş ve büyük ölçüde hedeflerine ulaşmıştır. Bu durumu kabullenmeyen emperyal güçler, emellerine ulaşmak için, bundan sonraki süreçte savaşın şeklini değiştirmiş ve Lozan Antlaşmasıyla son bulan askeri savaşın cephesini yönetime kaydırmıştır. Bunu da açık şekilde Lozan Antlaşması görüşmelerinde söylemekten çekinmemişlerdir. Fakat ortada bir engel vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. O varken yönetimsel vesayet oluşturmak için bir savaş yürütülemezdi. 1938 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün vefatıyla birlikte bekledikleri fırsat karşılarına çıkan güçler yönetimde vesayet savaşını alenen başlatmışlar ve İkinci Cihan Harbi sonunda Truman Doktrini ve Marshall yardımıyla bu savaşı kazanmışlardır. Bu tarihten itibaren kamu yönetimi için hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.

Atatürk’ ün vefatından sonra Türkiye yönetimsel olarak ne zaman atılım yapmak istese, çeşitli bahanelerle önü kesilmiştir. Darbeler, muhtıralar, irtica, terör, sağ-sol çatışması, sıkı yönetim gibi araçlarla Türkiye’nin hep aynı yerde kalması sağlanmıştır. Geçen bu sürede çok az bağımsız yönetim kararı alınabilmiştir. Winston Churcill’ in “Türkiye solarsa sulayın, büyürse budayın” söylemi Atatürk dönemi sonrası için dış güçlerin adeta pusulası olmuştur.

Türkiye’ nin o dönemde atladığı en önemli husus şu olmuştur: Bağımsızlık demek sadece bir toprak parçası üzerinde yaşamak demek değildir. Eğer o toprakların yönetimi senin elinde değilse sömürge ülkelerinden bir farkında kalmaz. Dolayısıyla yönetim bağımsızlığı olmadan yaşamak bağımsız olmak değildir.

Yıkılmaz bir zırh kuşanarak kurulan yönetim sistemi yıllar boyu devam etmiştir. Bürokratik vesayetin bu sarsılmaz koruması sayesinde uzun yıllar gelişemeyen Türkiye’de, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni sistem ile büyük bir fırsatı yakalama yolunda adım atılırken devamı getirilmemesi halinde yeni vesayetler oluşacağından bağımsız bir yönetim sistemi kurulamayacaktır. Sadece vesayet el değiştirmiş olacaktır.

Bu sebeple;

Daha önce olduğu gibi devlet ve kamu yönetim sistemi miadını doldurduğu ve bağımsızlığını kazanması için kendini feshetmeli, yeni bir bağımsız yönetim sistemi inşa edilmelidir.

Gerekçeler:

  • Birinci Cihan Harbiyle Türkler dünyaya askeri olarak işgal edilmeyeceklerini ve bağımsızlığından asla taviz vermeyeceklerini kararlı şekilde ilan etmişlerdir.
  • Birinci Cihan Harbiyle düşmanlar Türkleri askeri olarak yenemeyeceklerini anladıklarında yönetimsel olarak vesayet altına alma amacıyla savaşın cephesini yönetimsel olarak belirlemiştir.
  • Tarihin her aşamasında içeriden düşmanla iş birliği yapanlar Türklerin en zayıf yönü olmuştur. Bu durum düşmanlarca tarihin her aşamasında kullanılmış bir yöntem olmuştur.
  • Binlerce yıllık yönetim geçmişine sahip olmamıza rağmen, günümüzde bu zengin deneyimden yeterince faydalanılmamaktadır.
  • Tarihimizdeki geçmiş zengin deneyim, düşmanların arzuladığı üzere unutturulmak istenmekte ve böylece geçmiş deneyimlerden faydalanmamamız hedeflenmektedir.
  • İkinci Cihan Harbi sonrasında Türkler’ e sözde yardımlar yapılarak bağımlılık teorisi gereğince dışa bağımlı olması istenmiştir. Bu da üretmeden tüketen ve dışa bağımlı hale gelen bir ülke haline getirmiştir.
  • Cumhuriyet sonrasında kentlere göç ile kısa yoldan zenginleşme özendirilmiştir. Gelinen noktada her seviyede çalışanlar kısa yoldan zengin olmanın hevesi peşindedir. Özellikle kamu sektöründe bu durum iş takibi ve/veya ek iş yapılmak suretiyle kendini göstermektedir.
  • Kişisel istikbal ülke istikbalinin önüne geçmiştir.
  • Devlet ve ülke öncelikli çalışma yapan personel sayısı çok azalmıştır.
  • Siyasi referans kriteri liyakat kriterinin yerini almıştır.
  • İsraf ulaşabileceği en yüksek seviyededir.
  • Âtıl personel atamaları ile verimsizliğin yolu açılmıştır.
  • Yönetimsel denetim olmadığı için performans takibi bilimsel olmayan yöntemlerle yapılmaktadır.
  • Terfi, ödül, ceza sistemleri günümüz gelişmişliğini sağlamayan eski nesil kriterler üzerinden yapılmaktadır.
  • Yönetim sistemi eski çağın gerekliliği üzerine inşa edilmiştir.
  • Kamu organizasyon yapısı Osmanlı’dan miras kalanın üzerine inşa edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir.
  • Bürokratik yönetim, Osmanlı’ nın son zamanlardaki gibidir.
  • Eğer yönetimde bağımsızlık sağlanamaz ve Anka misali yeniden küllerinden doğmazsa savunma sanayi başta olmak üzere yapılan tüm atılımların orta ve uzun vadede bir önemi kalmayacaktır.

Sonuç olarak bu topraklarda bağımsız olunduğunu iddia ediyorsak yönetimsel olarak tüm vesayetlerden kurtulup gerçekten milli menfaatler için çalışan bir organizasyon kurmalıyız. Aksi durumda, kimin himayesinde olduğu önemli olmamakla birlikte, vesayet altında yönetim devam edecektir. Bu da Türkiye’ nin yeni çağda yapacağı atılımların önünün kesilmesine sebep olacaktır. Askeri olarak işgal edilmeyeceğini ispat eden Türkler, yönetimsel olarak da bağımsızlık mücadelesini vererek yönetimsel olarak da vesayet altına girmeyeceğini ve küllerinden doğabileceğini Anka Doktrini ile ilan etmelidir. Şu anda yapılacak en önemli atılım yönetimdeki yeniden doğuşu sağlamaktır. Bu değişim diğer alanlardaki atılımın önünü açacak ve ülkenin gelişiminde çarpan etkisi yaratacaktır. Anka Doktrininin gereği kamu yönetim sistemindeki reform çalışmaları ivedilikle yapılmalıdır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir