İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Vakit, Türkiye vakti

Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya karşısında geri kalmasının fark edildiği andan itibaren reform çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Bu reformlar özellikler askeri alanda yapılmıştır. II. Mahmud döneminden Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar yabancı ülkelerin askeri heyet danışmanlığında orduda reform yapılmaya çalışılmıştır.  19. yüzyılda askeri modernleşmesindeki aktör ülke Prusya oldu. Bu durumun yolunu açan hadise ise II. Mahmud’un 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasıyla başlar. Ocak kaldırıldıktan sonra modern ve çağın gereklerine uygun bir ordu tertip edilmesi düşünülür. Fakat orduyu modernize edecek subay bulunamaz. Kaht-ı Rical olarak da adlandırılan bu durum sonrasında Prusya ordusundan subaylar getirilir ve ordunun modernize edilmesine çalışmaları başlar.

1839 yılına kadar süreç devam eder. 1882 dönemine kadar ara verilir. Çünkü Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, 1839 yılında Osmanlı ile sözleşmesi biten Prusyalı subayların ülkesine dönmesini ister. Böylece modernleşme konusunda danışmanlığa uzun bir ara verilmiş olunur.

Tahta çıktığında enkaz devralan ve 93 Harbi ile ağır yenilgi alan Abdülhamid tahta kaldığı dönemde yürüteceği denge siyasetinde orduyu modernize etmeye devam etmek istemiş ve bunu Almanya’ya bildirmiş ve Almanya’nın kabul etmesi sonrasında 1882 yılından itibaren Alman subayları ordu reformuna katkı vermeye devam etmiştir. Abdülhamid, Avrupa ülkeleri arasında Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü istediği için Almanya’yı seçmiştir. Almanya’nın kendine göre planı ise modernize edilen Osmanlı ordusuna silah, cephane gibi ihtiyaçlarını satarak ülke ekonomisine katkı sağlamak ve Osmanlı içerisinde bulunan subayları sayesinde istihbarat almak.  Kurtuluş mücadelesi veren ekibin yetişmesi bu modernizasyonun etkileri görülmektedir. Dönemin kurmay sınıfı çok bilgili, yetenekli ve donanımlı olmasının altında yatan sebep, ordudaki modernleşme atılımıdır. Ordudaki Alman ekolü, 2. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Sonrasında Amerika ekolü hâkim olacaktır.

Osmanlı’nın yıkılmasının bize göre en büyük nedeni kuruluşundan itibaren yürüttüğü istimalet (hoş görü) politikasıdır. Fransız İhtilali sonucunda artan milliyetçilik akımı tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı’da da hâkim oldu ve yabancı ülkelerin kışkırtmalarıyla isyanlar çıkarak çözülmeler başladı. Çözülmeyi hızlandıran ise kötü ülke yönetimi oldu. Çözülme sürecindeki en etkili ve başarılı yönetimi II. Abdülhamid yapmıştır. Yürüttüğü politikanın adı her ne kadar denge siyaseti olsa da arka planda hayatın her alanında reformlar yapılmıştır. Tarihimizin büyük bir kısmı çarpıtılarak yanlış anlatıldığı gibi II. Abdülhamid dönemi ile Cumhuriyetçileri kavga ettirmek istediler. Tarihimizle küsmemiz istendi, başarılı da oldular. Şu anda bile faal olan kurumların bir kısmı II. Abdülhamid döneminde açılmıştır. Bizim kanaatimiz tarihimizle yüzleşmemiz ve barışmamız gerekliliğidir. Bunu saygın tarihçilerimizin önderliğinde yapmalıyız. Tarihi, içine yorum katarak konjonktüre uyumlandırılarak anlatılan bir şey değildir. Tarih gerçekler üzerine kurulmalıdır.

İkinci dünya savaşı sonrasında yerle bir olan Avrupa maddi arayış içine girmişti. İngiltere o zamana kadar dünya egemen bir ülke idi ve Avrupa ülkeleri doğal olarak ilk İngiltere’ye gittiler. İngiltere’nin olumsuz cevap vermesi sonucu Amerika, sahneye inmemek üzere çıktı ve Avrupa’ya yardım edeceğini bildirdi. Yunanistan ve Türkiye’de bu yardım programına dahil olması gerektiğini aktardılar ve diğer ülkelere göre daha az yardım almak kaydıyla kabul gördüler.  Amerika’nın yardım stratejisi parayı verip yapılacak çalışmaların ülkelerin yönetimlerince gerçekleştirilmesi idi. Fakat ülkemizde yine bir kaht-ı rical durumu hakimdi. Bu konuda çalışma yapacak yetkin bir ekip olmadığı için Amerika’ya hem yardım yapıp hem de yapılması gerekenleri icra etmesi konusunda talepte bulunuldu ve kabul gördü. Son 70 yılda ikinci kaht-ı rical vakası yaşanmıştı. İki kritik konuda ve zamanda yönetecek kimse bulunamaması sebebiyle kaht-ı rical durumu ortaya çıkıyor.

Tam da bu noktada beşerî güç denen bir şeyden bahsetmemiz gerekiyor; insan beyninin gücü. Yatırım ikiye ayrılır: somut yatırımlar ve beşerî yatırımlar. Somut yatırımlar; yol, köprü, fabrika, makine ve ekipman gibi yatırımlardır. Beşerî yatırım ise insanın beynine yapılan yatırımlardır. Gelişmiş insan, nitelikli insan veya yetkin insan… Adına ne derseniz deyin. Dünya sanayi devrimlerini gerçekleştirdikçe insana yani beşerî yatırıma olan önemi anladı. İşte Osmanlı bunu anlamadı. Ta ki Sultan Abdülaziz’in yurtdışına yaptığı seyahate kadar. Oraya gidenler anladılar ki Osmanlı, dünyanın gerisinde kalmıştır ve yakalaması da çok zordur. O seyahatte daha sonra tahta geçecek Abdülaziz’in yeğeni II. Abdülhamid’de bulunmaktadır. Bu tespiti bizzat kendisi de yapmıştır. Bu süreçten sonra Osmanlı’nın çözülmesi ve yıkılması yavaşlatmaya çalışılmıştır. İnsanın neler yapabileceğini ilk orada görmüşlerdir. Ama artık çok geçtir.

Bundan sonrası ne olacak?

İkinci yüzyılını yaşayacak Türkiye’nin gücünü aldığı kökleri, insana yatırımı söylemektedir. Kısa zaman içerisinde yaşanan güzel gelişmelere bakıldığında; insana yapılan yatırımın ülkemiz için faydasını hepimiz gururlar seyrediyoruz. Bu doğru yolda olunduğunun işaretidir. Devlet aklı geçmiş olumsuz hadiseleri hatırlayıp alanında yetkin, genç vatan evlatlarına şans vermelidir. Ülkemizi ileriye taşıyacak olan bu güçtür. Yeni çağın başlamasıyla böyle bir devrin açılacağını öngörmekteyiz. Mühür, alanında yetkin vatanseverler gençlere geçecek ve devletimizi çok daha ileri taşıyacaklardır. Bu yapılırsa yeni çağda ikinci yüzyılını yaşayacak Türkiye, dünyanın süper güçlü ülkelerinden birisi olabilir. Tarih defalarca bize bu mesajı verdi. Vakit, Türkiye için uyanıp yola koyulma vaktidir!

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir