Pandemi döneminde dünyada yeni bir çağ başladı. Bu yeni çağın yaklaşık altı yıl sürecek bir geçiş dönemi olacağı öngörülüyordu; ancak bu süre uzadı. Bunun temel nedeni, eski çağın devlet yöneticilerinin görevlerini bırakmamasıdır. Yeni çağ, “devlet yönetimi çağı” olarak da adlandırıldığı için değişimin devlet yönetimlerinden başlayarak kelebek etkisi yaratacağı değerlendirilmektedir. Günümüzde, eski çağın anlayışını temsil eden yöneticiler ile yeni çağın bakış açısını temsil eden yöneticiler arasında görünmeyen bir savaş yaşanmaktadır. Bu mücadele, aynı zamanda iyi ile kötü arasındaki çatışma olarak da okunabilir.
Dünya var olduğundan bu yana teknolojik gelişmelerin arka planında gölge savaşların bulunduğu görülmektedir. Geliştirilen teknolojinin hangi amaçla kullanılacağına ilişkin paradoks, dünyadaki iyiler ile kötüler arasındaki mücadelenin temel doktrinini oluşturmaktadır. Bu savaş yalnızca teknolojiyle sınırlı değildir; devletlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve çeşitli cemiyetlerin yönetimlerini ele geçirme çabaları da bu mücadelenin parçasıdır. Çünkü güç, göründüğünden çok daha fazlasını barındırır.
Güç; yalnızca bir organizasyonun yönetimini devralmak değil, beraberinde vesayeti, ekonomik imkânları ve topluluklar üzerinde hâkimiyet kurmayı da getirir. Bu durum, gücün çarpan etkisiyle daha da büyümesine yol açmaktadır.
Pandemiyle başlayan yeni çağın ilk evresinde, küresel aktörler gücü ele geçirmek adına her alanda mücadele vermektedir. Artık savaşlar gölgeden çıkmış, daha görünür ve aleni hâle gelmiştir. Bunun nedeni, geri dönülmez bir sürece girilmiş olmasıdır. Gücü ele geçiren taraf, yeni çağın süper gücü olacaktır. Bu sebeple, dünyada her ölçekte organizasyonun yönetimini ele geçirmek için amansız mücadeleler yürütülmektedir. Taraflardan bağımsız olarak her savaşın iki kutuplu olduğunu söylemek mümkündür. Bu çatışmaların, iyiler ile kötüler arasında yaşandığı değerlendirilebilir. Tüm taraflar var güçleriyle mücadele etmekte; planlar yapmakta ve karşı tarafın planlarını boşa çıkarmaya çalışmaktadır. Teorik yaklaşımlar, geleneksel yöntemler ve çeşitli ritüeller, savaşın araçları olarak kullanılmaktadır.
Taraflardan biri insanı aşan bir dünya düzeni kurmayı hedeflerken, diğer taraf insanlığı odağa alan bir dünya inşa etme çabasındadır. Bu savaşın sonucu, yeni dünya düzeninin niteliğini belirleyecektir.
Tam da bu noktada Yeni Dünya 5.0 yaklaşımı ortaya konulmuştur. Bu yaklaşım, insanlığı merkeze alan ve diğer tüm canlılara saygıyı esas kabul eden bir anlayışı temsil eder. Yeni Dünya 5.0’da teknoloji, insanlığın gelişimine hizmet eden bir araç olarak konumlandırılır. Devlet yönetimleri başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları ile tüm kurum ve organizasyonlar, insanlığa ve tüm canlılara hizmet etme amacıyla yeniden yapılandırılır. Böylece insanlık gelişirken doğaya ve diğer canlıların yaşam hakkına saygı korunur.
Yeni Dünya 5.0 çatısı altında, dünya düzenini oluşturan tüm kavramlar yeniden tanımlanır. Bu tanımların tamamı, insanı merkeze alan ve doğaya saygıyı esas alan bir perspektifle yapılır. Böylelikle, bugüne kadar yalanlar üzerine inşa edildiği öne sürülen eski dünya düzeninin çözülmesine ve hakikatin hâkim olduğu bir düzenin kurulmasına zemin hazırlanır.
Sonuç olarak, eski çağın yalanlar üzerine kurulu dünya düzeni, pandemiyle başlayan yeni çağla birlikte çözülme sürecine girmiştir. Kötüler, eski düzeni büyüterek sürdürmeye çalışırken; iyiler, doğrular üzerine kurulu yeni bir dünya düzeni inşa etme mücadelesi vermektedir. İki tarafın tüm mecralarda yürüttüğü mücadele, yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini belirleyecektir. Yeni çağın “devlet yönetimi çağı” olarak anılması da bu nedenle anlamlıdır. Devlet yönetimlerinin bir tercih sürecinde olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Üst akılların iyi ile kötü arasında yapacağı seçim, yeni dünya düzeninin yönünü tayin edecektir.
Kaynakça
Bu makale, klasik anlamda literatür taramasına dayalı bir derleme veya ampirik araştırma değildir. Çalışma boyunca herhangi bir akademik metinden doğrudan alıntı yapılmamış, fikir aktarımı veya kavramsal ödünçleme yoluna gidilmemiştir. Metin, yazarın uzun yıllara dayanan düşünsel birikimi, devlet yönetimi alanındaki gözlemleri ve kuramsal soyutlama çabası doğrultusunda özgün olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle kaynakça bölümü, literatüre referans sunmaktan ziyade, çalışmanın özgünlüğünü ve kurucu niteliğini vurgulamak amacıyla bilinçli olarak sınırlı tutulmuştur.
Dolayısıyla bu çalışma, literatüre dayalı bir yorum metni değil; literatüre katkı sunmayı hedefleyen özgün bir teorik çerçeve olarak değerlendirilmelidir.
