Menü Kapat

Devleti Yaşatmanın Yolu Yönetimi Değil, Milleti Yaşatmaktır

Devletin devamlılığı ile yönetimin devamlılığı aynı şey değildir. Yönetimler belirli dönemler için görev alır, karar verir, hata yapar, değişir ve yerini başka yönetimlere bırakır. Devlet ise kendisini yöneten kadrolardan daha uzun bir ömre, daha büyük bir hafızaya ve daha ağır bir sorumluluğa sahiptir. Bu nedenle bir yönetimin kendisini koruması, devletin korunduğu anlamına gelmez. Bazen yönetimler ayakta kalırken devletin dayandığı toplumsal zemin sessizce zayıflayabilir.

Devleti yaşatan yalnızca sınırları, sistemleri, ordusu, hazinesi veya resmî makamları değildir. Devleti asıl yaşatan; o sınırların içinde kalmaya değer bir hayat gören, sisteme güvenen, adaletine inanan ve geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda hissetmeyen bir millettir. Millet devletin yalnızca yönettiği bir nüfus değil, varlık sebebidir. Devlet millet için vardır; millet yönetimin devamlılığını sağlamak için değil. Ancak yönetim aklı zaman zaman bu temel ilişkiyi tersine çevirir. Toplumdan devlet için fedakârlık yapması istenirken gerçekte yönetimin hatalarının maliyeti topluma ödetilebilir. Ekonomik yanlışların bedeli pazarda, liyakatsizliğin bedeli kamu hizmetlerinde, hukuksuzluğun bedeli mahkeme kapılarında, plansızlığın bedeli ise çocukların geleceğinde ortaya çıkar. Buna rağmen yaşanan her kayıp “devletin bekası” ile açıklanıyorsa devletin adı, yönetimin sorumluluktan kaçmasının arkasına yerleştiriliyor demektir.

Devletin bekası milletin sürekli fedakârlığı üzerine kurulamaz. Çünkü fedakârlık geçici, istisnai ve ortak bir yüklenmedir. Toplumun bir bölümünün sürekli kaybettiği, başka bir bölümünün ise devlet imkânlarıyla sürekli kazandığı bir düzende fedakârlıktan değil, adaletsizliğin kurumsallaşmasından söz edilir. Yönetim, milletten fedakârlık isteyebilir; fakat önce kendi harcamalarından, ayrıcalıklarından, israfından ve hatalarından fedakârlık etmek zorundadır. Yükü adaletli dağıtmayan bir yönetimin sabır istemesi, milletin dayanıklılığını değil çaresizliğini kullanmasıdır.

Milleti yaşatmak da yalnızca insanları aç bırakmamak değildir. Bir insanın hayatta kalmasıyla insanca yaşaması arasında büyük bir fark vardır. Milleti yaşatmak; vatandaşın emeğinin karşılığını alabildiği, ailesinin geçimini sağlayabildiği, çocuğuna eğitim verebildiği, hastalandığında tedaviye ulaşabildiği ve hakkı ihlal edildiğinde mahkeme kapısından umutla girebildiği bir düzen kurmaktır. İnsanları yardıma muhtaç hâle getirip sonra yapılan yardımlarla devletin şefkatini göstermek, milleti yaşatmak değildir. Asıl devlet şefkati, insanın yardıma muhtaç olmadan yaşayabileceği adil bir sistemi kurabilmektir.

Güçlü devlet, vatandaşına ne kadar yardım dağıttığıyla değil, vatandaşını yardıma ne kadar az muhtaç bıraktığıyla tanımlanmalıdır.

Milleti yaşatmanın ilk şartı adalettir. Çünkü vatandaşla devlet arasındaki en temel bağ korku, menfaat veya alışkanlık değil, adalet inancıdır. İnsanlar bir kararın kendi aleyhlerine olmasını kabul edebilir; fakat o kararın kişiye, yakınlığa, siyasi kimliğe veya ekonomik güce göre değiştiğine inanırlarsa devlete olan güvenleri zedelenir. Hukukun herkese aynı mesafede durmadığı bir ülkede devletin makamları ayakta kalabilir; fakat devletin milletin vicdanındaki yeri küçülür. Adalet yalnızca mahkemelerde verilen kararlardan ibaret değildir. Kamu görevine ehil olanın getirilmesi adalettir. Verginin ödeme gücüne göre alınması adalettir. Devlet imkânlarının belirli çevrelere aktarılmaması adalettir. Bir gencin ailesinin adıyla değil, kendi emeğiyle ilerleyebilmesi adalettir. Aynı hatayı yapan iki kişiden güçlü olanın korunup güçsüz olanın cezalandırılmaması adalettir. Adalet, devletin belirli kurumlarında uygulanan bir işlem değil; bütün yönetim sistemine yayılması gereken bir ölçüdür.

Milleti yaşatmanın ikinci şartı liyakattir. Çünkü liyakatsizlik yalnızca yanlış kişiye makam verilmesi değildir. Yanlış kişiye verilen her görev, o görevin sonuçlarından etkilenen binlerce insanın hakkının teslim edilmemesidir. Bir makama ehil olmayan birinin getirilmesiyle yalnızca bir koltuk işgal edilmez; kamu kaynakları yanlış kullanılır, doğru kararlar gecikir, sorunlar büyür ve milletin devlete olan güveni aşınır. Liyakatsizlik yönetimin tercihi gibi görünür; fakat maliyetini bütün ülke öder.

Milleti yaşatmanın üçüncü şartı güvendir. Devlet sürekli geleceğin büyük hedeflerini anlatabilir; fakat vatandaş yarın hangi kuralla karşılaşacağını bilmiyorsa uzun vadeli hiçbir hedefe ortak olamaz. Üretici yatırım yapmaz, girişimci risk almaz, genç gelecek planı kurmaz, nitelikli insan ülkesinde kalmak istemez. Çünkü insan yalnızca ekonomik imkân aramaz; öngörülebilir bir hayat da arar. Kuralların kişilere ve dönemlere göre değiştiği bir ülkede toplum geleceğini kuramaz, yalnızca bugünü kurtarmaya çalışır.

Bir devletin en büyük kaybı yalnızca para, toprak veya üretim kaybı değildir. En büyük kayıp, milletin yarına olan inancını kaybetmesidir. Ekonomik zarar doğru politikalarla giderilebilir, yıkılan yapılar yeniden yapılabilir, azalan üretim zamanla artırılabilir. Fakat toplumun zihninde “Bu ülkede ne yaparsam yapayım bir şey değişmez” düşüncesi yerleşirse devlet yalnızca bugünün insanını değil, geleceğin enerjisini de kaybeder. Bu nedenle gençlerin umutsuzluğu bireysel bir ruh hâli olarak görülemez. Bir gencin başka bir ülkede gelecek araması yalnızca kişisel bir tercih değildir; kendi ülkesinin yönetim düzenine verdiği sessiz bir cevaptır. Devlet gençlerine sadece vatan sevgisini anlatamaz; onların bu vatanda emekleriyle yer edinebilecekleri bir düzen de kurmak zorundadır. Bir ülkeyi sevmekle o ülkede gelecek görebilmek aynı şey değildir. İnsan ülkesini sevebilir; fakat haksızlığa, yoksulluğa ve belirsizliğe mahkûm edilmek istemeyebilir.

Milleti yaşatmak, vatandaşın devlete bağlılığını sürekli sınamak değil, devletin millete karşı sorumluluğunu yerine getirmektir. Devlet vatandaşından sadakat bekliyorsa önce hukukuna sadık kalmalıdır. Fedakârlık istiyorsa yükü adaletli dağıtmalıdır. Sabır istiyorsa o sabrın ne için ve ne zamana kadar istendiğini açıklamalıdır. Güven bekliyorsa kararlarını şeffaflaştırmalı ve hatalarının hesabını verebilmelidir. Çünkü hesap vermeyen güç zamanla devlet gücü olmaktan çıkar, yönetim ayrıcalığına dönüşür.

Gerçek devlet aklı, milleti yalnızca zor zamanlarda hatırlamaz. Seçim dönemlerinde iradesine, savaş zamanlarında cesaretine, ekonomik krizlerde sabrına ve afetlerde dayanışmasına başvurulan millet; refahın, adaletin, kararın ve devlet imkânlarının paylaşımında da devletin gerçek sahibi olmalıdır. Milleti yalnızca yük taşırken devletin merkezine koyup imkânlar paylaşılırken kenarda bırakmak, millî iradeyi bir yönetim aracına indirgemektir. Türk devlet düşüncesinin derinliğinde yer alan “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” hükmü, geçmişten kalan güzel bir söz değildir. Bu hüküm, devletin varlık düzenini açıklayan bir yönetim kanunudur. İnsan yaşayamazsa aile zayıflar; aile zayıflarsa toplum zayıflar; toplum zayıflarsa devlet yalnızca sistemi ayakta duran fakat iç dayanıklılığını kaybetmiş bir yapıya dönüşür. Bu nedenle insanı yaşatmak sosyal politikanın, milleti yaşatmak ise bütün devlet yönetiminin merkezinde bulunmalıdır.

Devletin gücü, yönetimin ne kadar uzun süre görevde kaldığıyla değil, milletin ne kadar güvenli, adil ve onurlu yaşayabildiğiyle anlaşılır. Yönetimler kendi dönemlerini düşünebilir; devlet aklı ise kendisinden sonraki nesilleri düşünmek zorundadır. Bir yönetimin başarısı iktidarını koruması değil, iktidardan ayrıldıktan sonra da işleyebilecek hukuk, kurum, ekonomi ve toplumsal güven bırakmasıdır. Çünkü yönetimin ömrü seçimlerle, devletin ömrü milletin güveniyle belirlenir. Makamları koruyarak yönetim yaşatılabilir, imajı koruyarak güçlü devlet görüntüsü sürdürülebilir. Sorunlar ertelenerek geçici bir düzen kurulabilir fakat adaletini kaybeden, gençlerini umutsuzluğa bırakan, üreticisini tüketen, ailesini yoksullaştıran ve insanını kendi ülkesinde geleceksiz hissettiren bir sistem devleti geleceğe taşıyamaz.

Devleti yaşatmanın yolu, yönetimi milletin üzerinde tutmak değil; yönetimi milletin hizmetinde tutmaktır. Çünkü yönetim devletin sahibi değil, millet adına belirli bir süre için emanet taşıyan görevlidir. Emanetin gereği ise makamı korumak değil, insanı; iktidarı büyütmek değil, adaleti; yönetimi yaşatmak değil, milleti yaşatmaktır.

Posted in Devlet Yönetimi Sistemleri, Yönetim ve Organizasyon

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir