Devlet aklı ile toplum aynı ülkeye bakar; fakat çoğu zaman aynı şeyi görmez. Devlet aklı, devletin ikbali için, haritaya, sınırlara, dış politikaya ve güvenlik dengelerine bakar. Toplum ise pazara, mutfağa, işine, borcuna ve adalet aradığı mahkeme kapısına bakar. Devlet yarını düşündüğünü söylerken toplum bugünü yaşamaya çalışır. Bu farklılık belirli ölçüde doğaldır fakat devlet sürekli geleceği anlatırken toplum her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor, hukuka olan güvenini kaybediyor ve çocuklarını başka ülkelerde gelecek aramaya hazırlıyorsa artık ortada yalnızca bir bakış açısı farklılığı yoktur. Devlet aklı ile toplum gerçekliği arasında tehlikeli bir kopuş vardır.
Devlet aklı toplumun henüz göremediği tehlikeleri görebilir. Ancak toplumun yaşadığı sıkıntıları göremiyorsa buna devlet aklı değil, yönetim körlüğü denir.
Bugün topluma sürekli dış gelişmeler anlatılıyor. Bölgesel mücadeleler, küresel dengeler, savunma politikaları, enerji hatları ve jeopolitik tehditler… Bunların hiçbiri önemsiz değildir fakat ekonomik yoksullaşmayı, hukuksal güvensizliği ve toplumsal adaletsizliği dış meselelerden sonra çözülecek sorunlar olarak görmek, devlet aklının en büyük yanılgılarından biridir. Çünkü dış gelişmeler hiçbir zaman sona ermez; bir kriz biterken diğeri başlar. Toplumun sorunları dış dünyanın sakinleşmesine bırakılıyorsa gerçekte hiçbir zaman gelmeyecek bir zamana erteleniyordur. Devlet aklı, toplumu gelecekte kurtaracağı iddiasıyla bugün tüketemez.
Nutuk’un başlangıcında anlatılan tablo bize tam da bunu gösterir. İstanbul Hükûmeti, İtilaf Devletleriyle doğrudan çatışmaktan kaçınmayı ve elinde kalan yönetim yapısını korumayı devletin devamı için gerekli görüyordu. Yönetim merkezinin ayakta kalmasıyla devletin ayakta kalması birbirine karışmıştı. İstanbul, makamları koruyarak devleti kurtardığını düşünürken Anadolu, ülkenin ve milletin göz göre göre çöküşünü yaşıyordu.
Amasya Genelgesi’ndeki “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü bu nedenle yalnızca bir mücadele çağrısı değildir. Devletin gerçek sahibini yeniden hatırlatan bir yönetim hükmüdür. Devlet, saraydan, hükûmet merkezinden veya resmî unvanlardan ibaret değildir. Devletin arkasında bağımsız yaşama iradesini kaybetmemiş bir millet bulunmuyorsa geriye yalnızca korunmaya çalışılan makamlar kalır.
Bugün elbette Millî Mücadele’nin işgal şartlarında yaşamıyoruz. Fakat tarih her zaman aynı olaylarla değil, benzer yönetim zihniyetleriyle tekrar eder. Bir yönetim kendi tercihlerini devletin değişmez menfaati gibi sunmaya, kendisine yöneltilen eleştirileri devlete karşı yapılmış saldırılar gibi göstermeye ve kendi geleceğini ülkenin geleceğiyle özdeşleştirmeye başlamışsa orada devlet menfaati ile yönetim menfaati arasındaki sınır siliniyor demektir.
“Biz gidersek devlet çöker” sözü kadar “Biz gelmezsek ülke kurtulamaz” sözü de tehlikelidir. Birincisi iktidarın, ikincisi muhalefetin kendisini milletin tek seçeneği ilan etmesidir. Her ikisi de siyaseti çözüm üretme alanından çıkarır ve toplumu iki ayrı korkunun arasına hapseder.
Gerçek devlet aklı hiçbir siyasi kadroyu vazgeçilmez görmez. Çünkü yönetimler geçici, devlet kalıcıdır. İktidarlar seçimle gelir ve gider; devletin hukuku, kurumları, hafızası ve millete karşı sorumluluğu devam eder. Devlet kurumları bir partinin uzantısına, kamu görevlileri kişisel sadakatin temsilcisine, kamu kaynakları da iktidarın devamlılığını sağlayan araçlara dönüşüyorsa korunmakta olan şey devlet değil, yönetim düzenidir.
Üstelik devlet gücü yalnızca dışarıda gösterilen askerî ve diplomatik kabiliyetten oluşmaz. Yoksullaşan bir toplumla güçlü devlet kurulamaz. Hukuka güvenmeyen bir toplumla kalıcı birlik sağlanamaz. Geleceğini başka ülkelerde arayan gençlerle uzun vadeli kalkınma gerçekleştirilemez. Geliri eriyen, umudu daralan ve adalet duygusu zedelenen insanların üzerine büyük devlet söylemi inşa edilebilir; fakat büyük devlet gerçeği inşa edilemez.
Bir devlet dışarıda güç kazanırken içeride vatandaşını kaybediyorsa gerçekten güçlenmiyor, yalnızca güçlü görünmeye çalışıyordur.
Toplumun pazarda hissettiği yoksulluk ekonomik bir ayrıntı değildir; devletin gelecekteki üretim gücünün azalmasıdır. Mahkeme kapısında hissedilen adaletsizlik kişisel bir şikâyet değildir; vatandaşla devlet arasındaki güven sözleşmesinin zayıflamasıdır. Gençlerin umutsuzluğu geçici bir ruh hâli değildir; devletin gelecekte ihtiyaç duyacağı insan kaynağının kaybıdır. Bunların tamamı devlet meselesidir.
Devlet aklı bunları “şimdi sırası değil” diyerek erteleyemez. Çünkü devlet yönetiminde bazı sorunların sırası geçer. Yoksulluk kalıcılaşır, adaletsizlik kurumsallaşır, liyakatsizlik normalleşir ve toplumun devlete duyduğu güven bir kez kırıldığında yalnızca ekonomik paketlerle geri getirilemez.
Gerçek devlet menfaati, yönetimin rahatını değil milletin dayanıklılığını korur. Kararın kime siyasi avantaj sağladığına değil, ülkeye hangi kalıcı kapasiteyi kazandırdığına bakar. Toplumdan fedakârlık istiyorsa bunun gerekçesini açıklar, yükünü adaletli dağıtır, süresini belirler ve kaybı nasıl telafi edeceğini gösterir. Süresi, sınırı ve hesabı olmayan fedakârlık devlet politikası değil, toplumun üzerine bırakılmış yönetim maliyetidir.
Nutuk’un bugüne ulaşan uyarısı açıktır: Bir yönetim kendisini korurken devleti zayıflatabilir. Makamlar ayakta kalırken millet çökebilir. Devletin adı her yerde söylenirken devletin temelini oluşturan hukuk, adalet ve toplumsal güven sessizce zayıflayabilir.
Devletin menfaati, onu yönetenlerin iktidarda kalmasından daha büyüktür. Devlet aklı toplumun göremediğini görmelidir; fakat toplumun yaşadığını da hissetmelidir. Çünkü devlet haritadan yönetilebilir ama yalnızca haritadan ibaret değildir. O haritanın üzerinde yaşayan, çalışan, üreten, inanan, sabreden ve bir gelecek bekleyen insanlar vardır. O insanlar fakirleşirken devletin zenginleştiğini, umutsuzlaşırken ülkenin yükseldiğini, adalete güvenmezken devletin güçlendiğini söylemek mümkün değildir.
Devleti yaşatmanın yolu önce yönetimi değil, milleti yaşatmaktır.