Menü Kapat

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Kodları Yarım Kalamaz

İkinci Yüzyılın Görevi Cumhuriyet’in Kurucu Kodlarını Tamamlamaktır

Türkiye Cumhuriyeti, bir imparatorluğun ardından kurulmuş sıradan bir devlet değildir. O, binlerce yıllık Türk devlet yürüyüşünün yirminci yüzyılda aldığı son biçim, milletin tarihten silinmek istendiği bir anda kendi kaderine yeniden el koymasının adıdır. Bu nedenle Cumhuriyet’i yalnızca 1923 yılında ilan edilmiş bir yönetim şekli olarak okumak, onun taşıdığı tarihsel anlamı küçümsemek olur. Cumhuriyet, devletin adının değiştirilmesinden daha büyük bir iradenin, Türk milletinin kendi varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini yeniden kurma kararının sonucudur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih sahnesindeki görevi de yalnızca işgal edilmiş bir ülkeyi kurtarmak ve yeni bir devlet kurmak değildi. O, binlerce yıllık Türk tarihinin bundan sonra ilelebet yaşaması hedeflenen son devletini kurarken, bu devletin hangi akılla yönetileceğini de ortaya koymakla görevliydi. Savaş meydanlarında kazanılan bağımsızlığın, devlet düzenine, eğitim sistemine, ekonomiye, hukuka, kültüre ve milletin günlük hayatına yerleşmediği sürece korunamayacağını biliyordu. Çünkü bağımsızlık yalnızca düşman ordularını sınırların dışına çıkarmakla tamamlanmaz; milletin zihni, ekonomisi, kurumları ve kararları başkalarının etkisinden kurtulmadıkça zafer kâğıt üzerinde kalır.

Bu yüzden Atatürk ilkeleri, inkılapları ve devrimleri, Atatürk’ün şahsına ait özel düşünceler veya belirli bir dönemin geçici siyasi tercihleri değildi. Onlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl yaşayacağını, hangi istikamette yürüyeceğini ve değişen dünya karşısında kendisini nasıl yenileyeceğini belirleyen yönetimsel kurucu kodlardı. Bu kodlar Atatürk’ün adıyla anılmış olabilir; fakat Atatürk için değil, Türkiye Cumhuriyeti için oluşturulmuştu. Bir şahsın hatırasını büyütmek için değil, bir devletin geleceğini güvence altına almak için ortaya konulmuştu.

Cumhuriyetçilik, yalnızca saltanatın kaldırılması değildi; devletin gerçek sahibinin millet olduğunun ilanıydı. Milliyetçilik, başka milletlere düşmanlık üretmek değil; Türk milletinin kendi tarihi, emeği, kültürü ve geleceği üzerinde söz sahibi olmasıydı. Halkçılık, toplumun yönetilen bir kalabalık olmaktan çıkarılıp devletin asli unsuru hâline getirilmesiydi. Devletçilik, ekonomiyi bütünüyle devletin eline vermek değil; milletin alın terini yabancı sermayenin, ayrıcalıklı çevrelerin ve kontrolsüz çıkar gruplarının insafına bırakmamaktı. Laiklik, inancı hayattan çıkarmak değil; dini iktidar kavgasının aracı olmaktan korumak ve devlet düzenini ortak akıl üzerinde tutmaktı. İnkılapçılık ise geçmişe düşmanlık değil; devletin zamana yenilmemesi, çağ değişirken yönetim aklının taşlaşmaması ve milletin geleceğe hazırlanmasıydı.

Bütün bunlar birbirinden kopuk uygulamalar değildi, aynı gövdeye bağlı dallardı. Birinin eksik kalması diğerlerini de zayıflatacak, birinin yanlış anlaşılması bütün kuruluş düzenini sarsacaktı. Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu hâlde, onu geleceğe taşıyacak bu ana omurga bütün yönleriyle tamamlanamadı. Kuruluş iradesi ilan edildi, fakat sistemin tamamına aynı derinlikle yerleştirilemedi. Yeni devletin yönü belirlendi, fakat bu yönü nesiller boyunca koruyacak yönetim kültürü yeterince oluşturulamadı. Büyük bir başlangıç yapıldı; fakat başlangıcı kalıcı bir medeniyet düzenine dönüştürecek süreç yarım kaldı.

Cumhuriyet’in ilk yüz yılında karşı karşıya kaldığı birçok krizin temelinde bu yarım kalmışlık vardır. Türkiye zaman zaman kalkındı, güçlendi, üretti ve bölgesinde ağırlık kazandı; fakat bu başarılar kalıcı bir devlet düzenine dönüşemedi. Her yükselişin ardından başka bir savrulma yaşandı, her büyük hamlenin arkasından onu durduran bir yönetim zafiyeti ortaya çıktı. Kurumlar kişilere bağlandı, devlet politikaları dönemsel tercihlere göre değişti, eğitim sistemi milletin ortak aklını kurmak yerine her dönemde başka bir yöne çekildi. Ekonomi üretim ve bağımsızlık üzerinden değil, çoğu zaman kısa vadeli rahatlama ve dış kaynak üzerinden yürütüldü. Hukuk, devlet ile millet arasındaki güven bağını güçlendirmesi gerekirken kimi dönemlerde bu bağın en fazla tartışıldığı alan hâline geldi.

Dış güçlerin bu süreçteki etkisini görmezden gelmek, tarihin gerçeklerinden kaçmak olur. Türkiye Cumhuriyeti, bulunduğu coğrafya, taşıdığı tarihsel miras ve sahip olduğu insan gücü nedeniyle hiçbir zaman yalnızca kendi sınırları içinde değerlendirilen bir ülke olmadı. Güçlü, bağımsız ve kendi kararlarını verebilen bir Türkiye, dün olduğu gibi bugün de birçok uluslararası hesabı bozan bir ihtimaldir. Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’nin siyasetine, ekonomisine, eğitimine, toplumsal yapısına ve devlet düzenine çeşitli biçimlerde müdahale edilmek istendi. Darbelerden ekonomik baskılara, kültürel yönlendirmelerden içeride oluşturulan bağımlılık ilişkilerine kadar farklı yöntemler kullanıldı.

Fakat bütün sorumluluğu dışarıya yüklemek de gerçeği eksik bırakır. Dışarıdan gelen her müdahalenin içeride bir kapısı, her baskının içeride bir taşıyıcısı, her yönlendirmenin içeride bir karşılığı oldu. Kurucu kodların zayıflatılmasında yalnızca yabancı merkezlerin değil, günü kurtarmayı devlet yönetmek zannedenlerin, iktidarını devletin geleceğinden üstün görenlerin, milleti ortak bir hedef etrafında birleştirmek yerine toplumu parçalara ayırarak güç kazanmaya çalışanların da payı vardır. Türkiye’yi kendi aklıyla yönetmek yerine dışarıdan hazır reçeteler alanlar, kalkınmayı üretmeden zenginleşmek sananlar, eğitimi nesil yetiştirmekten çıkarıp sınav kazandırmaya indirgeyenler ve liyakati sadakate kurban edenler de bu yarım kalmışlığın sorumlularıdır.

Cumhuriyet’in kurucu kodları bir gecede ortadan kaldırılmadı. Önce anlamları daraltıldı, sonra birbirinden koparıldı, ardından siyasi kampların eline bırakıldı. Atatürk, milletin ortak kurucu değeri olmaktan çıkarılıp tarafların birbirine karşı kullandığı bir sembole dönüştürüldü. İlkeler, yaşayan bir yönetim anlayışı olmaktan uzaklaştırılarak ezberlenen cümlelere hapsedildi. Devrimler, geleceğe hazırlanmanın yolu olarak değil, geçmişte yapılmış ve artık yalnızca anılması gereken işler gibi sunuldu.

Atatürk’ün resmi her devlet dairesinde kaldı; fakat devletin kararlarında taşıdığı akıl giderek silikleşti. İşte asıl kırılma budur. Bir kurucu liderin fotoğrafını duvara asıp onun yönetim anlayışını kurumların dışına çıkarmak, bağlılık değil büyük bir çelişkidir.

Atatürk’ü anmak kolaydır; onun istediği bağımsız, üretken, adil, akılcı ve çağın önünde yürüyen devleti kurmak zordur. Tören düzenlemek kolaydır; liyakati hâkim kılmak zordur. Büyük sözler söylemek kolaydır; milletin devletine, devletin milletine güveneceği bir düzen kurmak zordur. Cumhuriyet’in ilk yüz yılı, çoğu zaman kolay olanı seçtiğimiz, zor olanı ise sonraki nesillere bıraktığımız bir yüzyıl oldu.

Bu nedenle bugün yapılması gereken, geçmişe dönerek yüz yıl önceki uygulamaları olduğu gibi tekrar etmek değildir. Atatürkçülük, Atatürk’ün yaşadığı dönemi dondurup bugüne taşımak anlamına gelmez. Atatürk yaşasaydı yüz yıl önce söylediklerini ezberletmekle yetinmez, bu çağın sorunlarını bu çağın imkânlarıyla çözerdi. Bilimi, teknolojiyi, eğitimi, üretimi, adaleti ve devlet aklını yeniden düzenler; Türkiye’yi başkalarının kurduğu dünyanın içinde yer arayan bir ülke olmaktan çıkarıp yeni dünyanın kuruluşuna katılan bir güce dönüştürürdü.

Kurucu kodların tamamlanması da tam olarak budur. Cumhuriyet’i geçmişin hatırası olmaktan çıkarıp geleceğin yönetim düzeni hâline getirmektir. Bağımsızlığı yalnızca sınır güvenliği olarak değil, teknolojiden gıdaya, enerjiden savunmaya, eğitimden kültüre kadar uzanan büyük bir bütün olarak anlamaktır. Millî egemenliği seçim sandığıyla sınırlamayıp devletin bütün kararlarında milletin yararını esas almaktır. Halkçılığı, millete nutuk atmak değil, milletin gerçek hayatını yönetimin merkezine koymak olarak görmektir. Devletçiliği geçmişteki kalıplara hapsetmeden, stratejik alanlarda devletin yön gösterdiği, üreticiyi koruduğu ve millî gücü büyüttüğü yeni bir ekonomik düzen kurmaktır. İnkılapçılığı ise değişim kelimesini tekrar etmek değil, değişimin yönünü millî hedeflerle belirlemek olarak yeniden yorumlamaktır.

Türkiye’nin ikinci yüzyıldaki büyük meselesi yeni bir devlet kurmak değildir. Kurulmuş olan devletin yarım bırakılmış yönetim düzenini tamamlamaktır. Çünkü bugünkü sorunlarımızın önemli bir bölümü kaynak yetersizliğinden değil, yönetim aklındaki dağınıklıktan doğmaktadır. Türkiye’nin insanı vardır, toprağı vardır, üretim gücü vardır, tarihi vardır, devlet tecrübesi vardır. Eksik olan, bütün bu imkânları ortak bir istikamette birleştirecek süreklilik sahibi bir yönetim aklıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği bir partinin, bir liderin veya geçici bir siyasi ittifakın geleceğiyle aynı şey değildir. Devlet, iktidarlardan daha uzun ömürlü; millet, siyasi tartışmalardan daha büyük; Cumhuriyet ise dönemsel hesaplardan daha değerlidir. Bu gerçeği unutan her yönetim, hangi görüşten olursa olsun Cumhuriyet’in kurucu iradesinden uzaklaşır. Çünkü Cumhuriyet’i yaşatmak, devleti yönetmekten önce milleti yaşatmayı, iktidarı korumaktan önce adaleti korumayı ve günü kurtarmaktan önce geleceği kurmayı gerektirir.

Artık Türkiye’nin yeni bir yüz yıl kaybetme hakkı yoktur. Aynı tartışmaların, aynı kutuplaşmaların, aynı yönetim hatalarının ve aynı bağımlılık ilişkilerinin içinde dönüp duramayız. İlk yüz yılda yarım kalan ne varsa tamamlanmalı, bozulan ne varsa yeniden kurulmalı, anlamı daraltılan ne varsa asli yerine döndürülmelidir. Eğitim, çocuklara yalnızca meslek kazandıran bir sistem değil, millet ve medeniyet bilinci veren bir kurucu alan hâline gelmelidir. Hukuk, güçlülerin kendisini koruduğu bir araç olmaktan çıkarılıp herkesin sığınabileceği ortak güvene dönüşmelidir. Ekonomi, borçla büyüyen rakamların değil, üretimle güçlenen milletin ekonomisi olmalıdır. Devlet kadroları, yakınlık ve bağlılık üzerinden değil, ehliyet ve liyakat üzerinden şekillenmelidir.

Bu ülkenin yeniden ayağa kalkması için dışarıdan bir kurtarıcı gelmeyecektir. Zaten Türk milletinin tarihi, hiçbir zaman kurtuluşunu başkalarının iradesine bırakan bir milletin tarihi olmamıştır. Bize düşen, kurucu aklı doğru okumak, onu bugünün şartlarında geliştirmek ve devletin bütün alanlarına yeniden yerleştirmektir. Atatürk’ü geçmişte bırakmadan, fakat geçmişe de hapsetmeden geleceğe taşımaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim kodları yarım kalmış olabilir; fakat yarım kalmaya mahkûm değildir. Kurucu kodları zayıflatılmış olabilir; fakat bu kodlar milletin tarihsel hafızasından silinmemiştir. Devlet zaman zaman kendi yönünden uzaklaşmış olabilir; fakat bu millet, yönünü yeniden bulabilecek birikime ve iradeye sahiptir. Çünkü Türk milleti devletini yalnızca yönetenlerden ibaret görmez; onu geçmişten aldığı ve geleceğe taşımak zorunda olduğu bir emanet olarak kabul eder. Şimdi bu emaneti tamamlamanın zamanıdır.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, ilk yüzyılın tekrarına dönüşmeyecektir. Türkiye, geçmişiyle kavga ederek değil, geçmişinden aldığı devlet aklını geleceğin şartlarıyla buluşturarak yükselecektir. Atatürk’ün kurduğu devlet, yalnızca onun döneminde yaşamış insanların devleti değildir. Henüz doğmamış Türk çocuklarının da devletidir. İlkeler, inkılaplar ve devrimler de bir dönemin hatırası değil, bu devletin ilelebet yaşayabilmesi için bırakılmış yönetim esaslarıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bitmemiştir. Bir devletin gerçek kuruluşu, ilan edildiği gün değil, kurucu iradesi milletin hayatında tam olarak karşılık bulduğu gün tamamlanır. O gün henüz gelmemiştir; fakat gelecektir. Çünkü Cumhuriyet yarım bırakılmayacak, kurucu kodlar tamamlanacak ve Türkiye, kendisine biçilen dar geleceği reddederek kendi medeniyet yolunu yeniden açacaktır. Mühimdir, tamam!

Posted in Devlet Yönetimi Sistemleri, Yönetim ve Organizasyon

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir