Menü Kapat

Yeni Çağda Devleti Kimler Yönetecek?

Pandemiyle başlayan yeni çağ, devlet yönetiminde yalnızca yeni kavramları ve tanımları değil, yeni yönetici tiplerini de öne çıkaracaktır. Artık sağlık yalnızca sağlık değildir. Tarım yalnızca tarlada başlamaz, tarlada bitmez. Enerji dış politikaya, teknoloji hukuka, ekonomi toplumsal huzura dokunur. Bir yerde verilen karar, başka bir yerde hiç hesaplanmayan bir sonuç doğurabilir. Böyle bir zamanda devleti yönetmek, yalnızca yetki sahibi olmakla açıklanamayacak kadar ağır bir iştir. Yeni çağın yöneticileri yalnızca siyasetçi olmayacak; yalnızca teknokrat da olmayacak. İkisinin arasında, ikisinden de bir şey taşıyan yeni bir yönetici tipi daha fazla öne çıkacak. İşte bu yeni yönetici tiplerinden biri teknopoldür.

Pandemi döneminde yaşananlar yeni çağın özeti gibiydi. Bir sağlık kararı verildiğinde yalnızca hastaneler etkilenmedi. Esnafın kepengi, öğrencinin sırası, işçinin maaşı, fabrikanın çalışma düzeni, şehirlerin günlük hayatı aynı kararın içine girdi. Bir tarafta hastalığın yayılmasını durdurmak, diğer tarafta hayatı devam ettirmek gerekiyordu. Sorunlar müstakil olmaktan çıktı birbirine bağlı hale geldi. İşte yeni çağın yönetim meselesi burada başlıyor.

Devleti yöneten insanın önüne artık tek başına bir mesele gelmiyor. Birbirine bağlı meseleler geliyor. Birini düzeltirken diğerini bozabilirsiniz. Doğru zamanda verilmeyen doğru karar bile yanlış sonuç doğurabilir. Bu yüzden geleceğin devlet yönetiminde yalnızca siyasetçiye de yalnızca teknokrata da yer açmak yeterli olmayacaktır. İkisinin arasında başka bir yönetici tipine ihtiyaç duyulacaktır. Teknopol kavramı bu ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır.

Kelime yeni görünse de siyaset bilimi yazınında geçmişi var. 1990’lı yıllarda özellikle Latin Amerika üzerine yapılan çalışmalarda, teknik bilgiyle siyasal etkiyi aynı kişide buluşturan isimler için kullanıldı. Jorge I. Domínguez’in editörlüğünü yaptığı Technopols çalışması bu yönetici tipini açık biçimde tartışıyordu. Daha sonra Alfredo Joignant da teknopolü, teknokrat ile klasik siyasetçi arasında ayrı bir yere koydu. Ona göre teknopol, hem teknik bilgiye hem de siyasal beceriye sahip olan kişiydi. Yani masasının başında doğru hesabı yapması yetmiyor, o hesabı siyasetin gerçekleri içinde hayata geçirebilmesi gerekiyordu.

Yani özetle teknokrat bilir. Siyasetçi yönetir. Teknopol ise bildiği alanı yönetebilmelidir. Elbette bu ayrım kesin çizgiler taşımaz. Her uzman siyasetten anlamaz. Her siyasetçinin de yönettiği alanın uzmanı olması beklenemez. Fakat yeni çağ, bu iki dünyanın birbirinden bu kadar uzak kalmasının bedelini daha ağır hâle getiriyor.

Bir siyasetçinin üniversite mezunu olması onu teknopol yapmaz. Bir profesörün bakan yapılması da onu kendiliğinden teknopole dönüştürmez. Öz geçmiş başka şeydir, yönetme yeteneği başka.

Bir insanın yıllarca bir alanda çalışmış olması önemlidir. Fakat devlet yönetiminde bilgi, karar hâline gelebildiği ölçüde anlam kazanır. Karar da insanların hayatına dokunduğunda sınanır. Teknopolü teknokrattan ayıran yer burasıdır. Teknokrat çoğu zaman önündeki meselenin en doğru cevabını arar. Siyasetçi ise toplumun farklı beklentileri arasında uygulanabilir olanı bulmaya çalışır. Teknopolün yapması gereken, doğruyla uygulanabilir olan arasındaki mesafeyi azaltmaktır.

Bu kolay bir kazanım değildir. Tam tersine, işin zor tarafı da budur. Bir uzman için rakamlar bazen yeterlidir. Bir siyasetçi için ise rakamların arkasında insanlar vardır. Bir tablonun bir hanesinde görünen karar, başka bir insanın ev kirası, tarlası, işi veya çocuğunun geleceğidir. Devlet yönetimi zaten bu yüzden yalnızca hesap işi değildir.

Pandemi sırasında bütün dünyada bilim insanlarının ve uzman heyetlerinin kararlar üzerindeki etkisinin artması da bu eski tartışmayı yeniden gündeme getirdi. Hükümetler yalnızca “Ne yapmalıyız?” sorusuna değil, “Uzmanı ne kadar dinlemeliyiz ve son kararı kim vermeli?” sorusuna da cevap aradı. Türkiye’deki Koronavirüs Bilim Kurulu üzerine yapılan akademik çalışmalar da demokrasi ile teknokrasi arasındaki bu ilişkiyi ayrıca tartıştı.

Pandemi bize bir gerçeği yeniden hatırlattı. Bilmek başka, karar vermek başka, verilen kararın sorumluluğunu taşımak daha başka bir iştir. Yeni çağda bu üçü birbirine yaklaşacaktır.

Tarım üzerinden düşünelim. Bir bölgede su azalıyor. Bilim insanı yer altı suyunun çekildiğini söylüyor. Çiftçi ise o yıl ürün ekmezse borcunu ödeyemeyeceğini anlatıyor. Masadan bakıldığında çözüm kolay görünebilir. Daha az su isteyen ürüne geçilsin. Fakat tarlada hayat o kadar kolay değildir. O ürünü kim alacak? Çiftçi geçiş süresinde nasıl yaşayacak? Yeni ürün için gereken bilgiye nasıl ulaşacak? Mevcut borç ne olacak? Bölgenin ticareti bundan nasıl etkilenecek? Teknopol burada yalnızca suyu bilen kişi değildir. Çiftçiyi de bilen kişidir. Yalnızca bugünü değil, beş yıl sonrasını da düşünür. Bilim insanını dinler, sahayı görür, siyasi sonucu tartar ve sonunda kararının arkasında durur.

Enerjide de durum farklı değildir. Bir enerji kararı aynı anda ekonomiyi, çevreyi, dış politikayı ve vatandaşın faturasını etkileyebilir. Yapay zekâda ise mesele daha da belirginleşiyor. Yapay zekâyı yalnızca yazılım meselesi olarak görürseniz insanı unutursunuz. Yalnızca iş kaybı üzerinden bakarsanız teknolojinin sağlayacağı imkânları kaçırırsınız. Yalnızca yeniliğe hayranlık duyarsanız tehlikeyi, yalnızca tehlikeye bakarsanız değişimi göremezsiniz. Devleti yöneten insanın görevi taraflardan birine hayran olmak değildir, görevi bütünü görmektir.

Teknopollerin önümüzdeki yıllarda daha fazla konuşulacak. Çünkü devletin önüne gelen meselelerin sayısı kadar birbiriyle bağlantılı alanların sayısı da artıyor. Eskiden bir bakanlığın kendi sınırları içinde çözülebilecek bir mesele, bugün birkaç alanın aynı anda çalışmasını gerektirebiliyor.

Uzman anlatır, bir başkası özetler başka biri o özeti yeniden kısaltır ve sonunda karar verici yöneticinin önüne birkaç sayfa gelir. O birkaç sayfada bazen asıl uyarı kalır, bazen kaybolur.

Yönettiği alanı bilen biri ise önüne gelen bilginin nerede eksik olduğunu daha kolay fark eder. “Neden?” diye sorabilir. “Başka ihtimal var mı?” diyebilir. Kendisine getirilen çözümün ne gibi maliyetleri olacağını bilir.  Fakat burada başka bir tehlike başlar. Bilgi, insana haklı olduğu duygusunu fazla verdiğinde siyaset zayıflayabilir. Bir yönetici, “Ben bu işi biliyorum.” diyerek itiraz eden herkesi bilgisiz görmeye başlarsa teknopol olmaktan çıkar, bildiğini siyasetin üzerinde tutan bir teknokrata dönüşür. Oysa insanların itirazı her zaman teknik bir itiraz değildir. Esas mesele adalettir. Devlet yönetiminde doğruluk ile adalet her zaman aynı sorunun cevabı değildir.  Teknopolün farkı, ikisini birlikte düşünmeye çalışmasında ortaya çıkmalıdır. Bu sebeple teknopolün her şeyi bilen insan olması beklenmemelidir; böyle bir insan zaten yoktur.

İyi yönetici bilgisinin nerede başladığını bildiği kadar nerede bittiğini de bilmelidir. Başkasını dinleyebilmelidir. Kendisinden daha iyi bilen insanları ekibine almaktan çekinmemelidir. Bir uzmana danışmayı eksiklik değil, görevinin gereği saymalıdır. Asıl bilgi biraz da insanın bilmediğini anlayabilmesidir.

Yeni çağ bakış açısıyla meseleye baktığımızda soru daha açıktır: Geleceğin yöneticilerini nasıl seçeceğiz?

Siyasette yıllardır insanların hangi görevleri yaptığına bakıyoruz. Önümüzdeki dönemde hangi işi gerçekten bildiklerine de daha fazla bakmamız gerekecek. Birisinin hangi makamlarda bulunduğu önemlidir ama o makamlarda ne yaptığı daha önemlidir. Hangi meseleyi çözdü, hangi yanlış kararı verdi ve o yanlıştan ne öğrendi? Kendisinden farklı düşünen insanlarla çalışabildi mi, görevden ayrıldığında arkasında işleyen bir düzen mi bıraktı, yoksa kendi yokluğunda çöken bir düzen mi? Liyakat tartışmasının asıl soruları bunlar olmalıdır.

Siyasi partilerin de önümüzdeki yıllarda yalnızca iyi konuşan insanları değil, yöneteceği alanı bilen insanları siyasete taşıyabilmesi gerekecektir. Bu durumun tersi de geçerlidir. Uzmanların, siyaseti uzaktan eleştirmenin rahatlığından çıkıp kararın sorumluluğu konusunda taşın altına elini koyması gerekir.

Siyaseti küçümseyen uzman da uzmanı küçümseyen siyasetçi kadar hatalıdır. İnsanları ikna etmek kolay değildir, farklı talepleri aynı masada tutmak kolay değildir ve bazen bildiğiniz doğrunun tamamını yapamayacağınızı kabul etmek de kolay değildir. İşte siyaset tam olarak burada başlar. Bu yüzden teknopolü yalnızca “uzman siyasetçi” diye tarif etmek eksik kalacaktır.

Teknopol; bildiği alanı siyasal sorumlulukla yönetebilen, kararının başka alanlarda doğuracağı sonucu görebilen ve bilgisini toplumdan üstün görmeden kullanabilen yönetici tipidir.

Her teknopol başarılı olmayacaktır. Nasıl her teknokrat iyi yönetici değilse, her siyasetçi de kötü yönetici değildir. Bilginin yanına tecrübe, tecrübenin yanına cesaret, cesaretin yanına adalet olması ve hepsinin üzerine ahlak gerekir.

Pandemiyle başlayan yeni çağ, devlet yönetiminde teknopollerin önünü daha fazla açacaktır. Yalnız teknopollerin yükselişini yalnızca uzmanların siyasete girmesi olarak düşünmemek lazım. Asıl değişim başka yerde olacaktır. Devlet yönetiminde “Kim yönetmeli?” sorusunun yanına giderek daha güçlü biçimde ikinci bir soru eklenecektir: “Yönettiği şeyi ne kadar biliyor?” Geleceğin süper güçlü devletleri, bu iki soruya doğru yanıtı bulunanlar olacaktır. Çünkü gelecek geldiğinde hazırlanmaya başlamak, çoğu zaman geç kalmaktır.

Posted in Devlet Yönetimi Sistemleri, Dünya ve Gelecek, Kamu Yönetimi, Kariyer Yönetimi, Kişisel Gelişm, Siyasal Yönetim, Yönetim ve Organizasyon

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir