
Yönetimi, insanın kendisinden başlayarak medeniyete kadar uzanan bir bütün olarak görüyorum.
Yıllardır yönetim üzerine düşünüyor, araştırıyor ve yazıyorum. Bu süre içinde yönetimin çoğu zaman olması gerekenden daha dar bir alanda ele alındığını gördüm. Yönetim denildiğinde akla çoğunlukla devlet, şirket veya yönetici geliyor. Oysa ben yönetimin bunların çok daha öncesinde, insanın kendi hayatında başladığına inanıyorum. Çünkü kendisini, zamanını, düşüncelerini ve sorumluluklarını yönetemeyen bir insanın başkaları hakkında doğru kararlar vermesi; böyle insanlardan meydana gelen yapıların da uzun ömürlü ve güçlü sistemler oluşturması kolay değildir.
Bu nedenle çalışmalarımda yönetimi yalnızca belirli bir makamın, mesleğin veya teşkilatın konusu olarak görmedim. Bireyin kendi hayatından başlayan, sivil toplum ve özel sektörle genişleyen, devlete ve ülke yönetimine ulaşan, nihayetinde medeniyet düşüncesiyle insanlığın geleceğine yönelen büyük bir bütünün parçalarını anlamaya çalıştım. Zaman içinde birbirinden ayrı görünen bu alanların aslında aynı gövdeye bağlı olduğunu, birinde yaşanan gelişmenin veya bozulmanın diğerlerini de doğrudan etkilediğini daha açık biçimde gördüm.
Birey Yönetimi
Birey, yönetimin en küçük alanı gibi görünür; fakat gerçekte bütün yönetim anlayışlarının başlangıç noktasıdır. Bir insanın aldığı eğitim, geliştirdiği düşünce, taşıdığı ahlak, kullandığı zaman ve sorumluluk karşısındaki tavrı yalnızca kendi hayatını belirlemez. O insan bir gün yönetici, iş insanı, bürokrat, siyasetçi, akademisyen veya sivil toplum temsilcisi olduğunda, kendi dünyasında biriktirdiği değerleri ve eksiklikleri yönettiği alana da taşır.
Bu yüzden iyi yöneticinin yalnızca bilgi sahibi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bilginin yanında tecrübe, zaman bilinci, liyakat, adalet duygusu, sorumluluk ve kendisini geliştirme iradesi de bulunmalıdır. İnsan kendisini yönetebildiği ölçüde başkaları hakkında karar verebilir; kendi sınırlarını bildiği ölçüde sahip olduğu yetkinin sınırlarını da anlayabilir. Bireyde kurulamayan bir yönetim dengesinin, yalnızca makam ve kurallarla sonradan kurulabileceğine inanmıyorum.
Birey yönetimi bu nedenle yalnızca kişisel bir mesele değildir. İnsanın kendisini nasıl yönettiği, zaman içinde toplumun, ekonominin, devletin ve ülkenin nasıl yönetileceğini de etkiler.
Sivil Toplum Yönetimi
İnsan yalnızca kendi hayatından sorumlu bir varlık değildir. Yaşadığı toplumun sorunlarına, ihtiyaçlarına ve geleceğine karşı da sorumluluk taşır. Sivil toplum, bireyin kendi dünyasının dışına çıkarak ortak meseleler karşısında sorumluluk üstlendiği yönetim alanıdır.
Ben sivil toplumu devletin karşısında veya devletin yerine geçen bir güç olarak görmüyorum. Sivil toplum, toplumun bilgi, tecrübe ve üretme iradesini ortak fayda etrafında bir araya getiren; devlet ile vatandaş arasındaki iletişimi ve iş birliğini güçlendiren önemli bir yönetim alanıdır. Güçlü bir toplum, yalnızca devletten talepte bulunan değil, ülkesinin meseleleri karşısında çözüm üretmeye ve sorumluluk almaya hazır olan toplumdur.
Sivil toplumun yalnızca iyi niyetle güçlenemeyeceğini düşünüyorum. İyi niyetin yanında ortak amaç, kurumsal hafıza, şeffaflık, liyakat ve doğru yönetim anlayışı da bulunmalıdır. Aksi hâlde toplumsal fayda amacıyla başlayan çalışmalar zaman içinde kişisel beklentilerin, makam mücadelelerinin veya geçici heyecanların gölgesinde kalabilir.
Bireyde başlayan sorumluluk bilinci sivil toplumda ortak iradeye dönüşür. İnsan, yalnızca kendi hayatını değil, içinde yaşadığı toplumun geleceğini de düşünmeye başladığında bireyden topluma uzanan ilk büyük geçiş gerçekleşir.
Özel Sektör Yönetimi
Özel sektör, bireysel emeğin, girişimciliğin, bilginin ve üretme isteğinin ekonomik bir değere dönüştüğü alandır. Ancak özel sektör yönetimini yalnızca kâr, satış veya büyüme üzerinden değerlendirmiyorum. Bir işletmenin gerçek gücü, sahip olduğu ekonomik imkânlardan önce insanını, zamanını, bilgisini ve üretim süreçlerini nasıl yönettiğinde ortaya çıkar.
Bir şirket kurucusunun enerjisiyle doğabilir; fakat yalnızca kurucusunun iradesine bağlı kaldığı sürece kalıcı bir sisteme dönüşemez. İnsanların değişmesine rağmen bilgi ve tecrübenin korunabilmesi, yetki ile sorumluluk arasında denge kurulması, doğru insanın doğru görevde bulunması ve alınan kararların ortak bir geleceğe hizmet etmesi gerekir.
Özel sektör yalnızca kendi ekonomik başarısından da sorumlu değildir. Üretim biçimiyle, insan kaynağına yaklaşımıyla, topluma sunduğu değerle ve ülkenin geleceğine yaptığı katkıyla daha geniş bir sorumluluk taşır. Ekonomik güç, toplumsal fayda ve ülke menfaatiyle birlikte düşünüldüğünde gerçek anlamına kavuşur.
Devlet Yönetimi
Devlet, toplumdan, sivil yapılardan ve ekonomik hayattan bağımsız bir varlık değildir. Bütün bu alanlarda yetişen insanları, oluşan düşünceleri, kazanılan tecrübeleri ve ortaya çıkan sorunları daha büyük bir ölçekte kendi yönetim anlayışına taşır. Bu nedenle devlet yönetiminde karşılaşılan meselelerin kaynağını yalnızca mevzuatta, sistemde veya yöneticilerde aramanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Sorunun arkasındaki insanı, zamanı, kültürü ve yönetim anlayışını birlikte görmek gerekir.
Benim için güçlü devlet, yalnızca geniş imkânlara veya büyük bir teşkilata sahip devlet değildir. Güçlü devlet; doğru insanı doğru görevle buluşturabilen, liyakati koruyabilen, kendi yapıları arasında uyum sağlayabilen, hatalarından öğrenebilen ve yaşadığı zamanı doğru okuyabilen devlettir. Devletin gücü, sahip olduğu kaynaklardan önce bu kaynakları hangi amaçla ve nasıl yönettiğinde ortaya çıkar.
Devlet yönetimini kişiler üzerinden değil, kişilerin görev sürelerini aşabilecek sistemler üzerinden düşünmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü insanlar, yöneticiler, şartlar ve ihtiyaçlar değişir; fakat devletin hafızasını, sürekliliğini ve yönünü koruması gerekir. Devlet aklı dediğim şey de geçmişe bağlı kalmak değil, geçmişten gelen tecrübeyi bugünün ihtiyaçları ve geleceğin sorumluluğuyla birlikte değerlendirebilmektir.
Ülke Yönetimi
Bir devleti yönetmek ile bir ülkeyi yönetmenin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Devlet, ülke yönetiminin merkezinde yer alır; fakat ülkenin tamamı değildir. Bir ülkenin geleceği yalnızca kamunun aldığı kararlarla şekillenmez. Bireylerin niteliği, sivil toplumun sorumluluk anlayışı, özel sektörün üretim gücü, şehirlerin gelişimi, üniversitelerin bilgi üretme yeteneği ve devletin yön gösterme başarısı ülkenin ortak geleceğini birlikte belirler.
Bütüncül Ülke Yönetimi düşüncesini bu nedenle önemsiyorum. Ülkeyi meydana getiren yönetim alanlarının birbirinden habersiz veya birbirine rağmen hareket ettiği bir yerde gerçek bir gelişme meydana gelemez. Ekonomi büyürken insan geride kalıyorsa, sivil toplum zayıflarken devlet bütün sorumluluğu tek başına üstleniyorsa veya teknoloji ilerlerken yönetim anlayışı geçmişte kalıyorsa ülke yönetiminde bütünlük kurulamaz.
Buradaki asıl mesele bütün alanları birbirine benzetmek değil, her alanın kendi görevini yerine getirerek ortak bir geleceğe katkı sunmasını sağlamaktır. Bireyin, sivil toplumun, özel sektörün ve devletin birbirinin yerine geçmeden, birbirini zayıflatmadan ve kendi sorumluluklarından kaçmadan aynı istikamete yönelebilmesi gerekir.
Ülke yönetimi, bütün bu farklı güçleri ortak bir amaç, ortak bir zaman bilinci ve ortak bir gelecek düşüncesi etrafında buluşturabilme meselesidir.
Medeniyet Yönetimi
Medeniyeti yalnızca geçmişte kurulmuş büyük devletlerin, geniş coğrafyaların veya görkemli eserlerin adı olarak görmüyorum. Medeniyet, bir toplumun insanı nasıl yetiştirdiğiyle, gücü nasıl kullandığıyla, adaleti nasıl koruduğuyla ve geleceğe ne bırakabildiğiyle ilgilidir. Bir ülke ekonomik olarak büyüyebilir, askerî ve siyasi bakımdan güçlenebilir; fakat sahip olduğu güce anlam kazandıramıyorsa medeniyet seviyesine ulaşamaz.
Medeniyet Yönetimi, benim için yönetim düşüncesinin ulaştığı en geniş sorumluluk alanıdır. Burada mesele yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamak değil, henüz doğmamış nesillerin yaşayacağı dünyanın sorumluluğunu da taşıyabilmektir. Devlet kendi varlığını korurken, ülke kendi insanını geliştirirken, medeniyet insanlığa ne söyleyebildiğiyle ve hangi değeri bırakabildiğiyle anlam kazanır.
Emrihan Aydin Külliyatında yıllardır anlatmaya çalıştığım yönetim yolculuğu bu nedenle bireyden başlar; sivil toplum ve özel sektörle genişler, devletle düzen kazanır, ülke yönetiminde bütünleşir ve medeniyet düşüncesiyle insanlığın geleceğine ulaşır. Eserlerimin farklı konulara yönelmiş gibi görünmesinin ardında aynı düşünce vardır: Yönetimin en küçük alanıyla en büyük hedefi arasındaki bağı görebilmek.
Benim için medeniyet, yolculuğun sonunda bir gün ulaşılacak uzak bir sonuç değildir. İnsan kendisini doğru yönetmeye başladığında medeniyetin ilk adımı da atılmış olur. Çünkü bireyde kurulamayan bir yönetim anlayışının sivil toplumda, özel sektörde, devlette, ülkede veya medeniyette kendiliğinden ortaya çıkması mümkün değildir.
Yol bireyde başlar; sivil toplumla sorumluluğa, özel sektörle üretime, devletle düzene, ülkeyle bütünlüğe ve medeniyetle insanlığın ortak geleceğine ulaşır.
